Ahım güneş
Şahım güneş
Geçerken niye
Bu bana uğramıyor ?
Hece yok, sessizlik yok
Yalnız bir hiss-i kâim var
Öğleyini
Bencileyin
Kimesne niçin
Mevzu bahis etmiyor ?
Gece yok, gündüz de yok
Yalnız bir devr-i dâim var
Şu akşam
Akşam akşam
Çökerken neden
Tepemden bastırıyor ?
Yalnızlık aşından benim
Tükenmez istihkakım var
- ömer f. k. -
30 Kasım 2016 Çarşamba
9 Kasım 2016 Çarşamba
Kesik Düşünceler
"Zaman" diyordu kendi kendine, yedi kere açılıp genişleseydi, o zaman onu israf etmemenin bir yolunu bulabilir miydi ? Makas şıklamaları dalgınlığının kenarından sızıp geçiyordu rahatsızlık vermeden. Kardeşinin tıraş olmasını beklerken oturduğu sırada önüne getirilen kuşburnu çayına ilgili davranmadı. Boynunu yana yatırıp yavaşça ileri geri sallanarak aklından geçirdikleri vücut ısısını artırmaya başlamıştı. Düşününce böyle oluyordu hep. Önce midesi kavruluyordu, sonra da tüm vücudu. Boyu aynaya yetişmediği için tahta yardımıyla yükseltilerek oturduğu berber koltuğunda uyuyakalan iki yaşındaki çocuk kardeşiydi. Uykunun sakınımsız haliyle salıverdiği sol elinin kapalı avucunda duran şey bir kırmızı erikti.
Sonra birden kendini bir eczanede buldu. Aynı şekilde oturuyordu. Galiba annesini bekliyordu. Eczacılardan biri ilaç küpürlerini keserken öteki yaşlı bir amcanın nabzını ölçüyordu. "Zaman" diyordu kendi kendine, geçip gittiğine hayıflananların yanından daha bir çalımla mı geçiyor ne ? Zaman kesitleri, onların da bir bitim noktalarının olduğunu düşündüğümüzde her zaman olduğundan daha mı erişilemez ve durup temaşa edilemez bir hal alıyor ? Üçüncü eczacı maddi durumu iyi olmayan bir müşteriye, "Abla bu biraz pahalı, istersen ilacın eşdeğerini verelim." diyordu.
Şimdi de bir terzi dükkanındaydı. Bir rulo cetvel düştü yere. Cetveli almak için acele eden biri çıkmadı. Terzi nasıl da şaşırmadan dümdüz kesiyordu kumaşı ! Aynı şekilde oturuyor ve ileri geri sallanıyordu. "Zaman" diyordu kendi kendine, bir tünele benziyorsa bu tünelin acil çıkışları nerelerdi ? Bu tünele hep aynı yerinden girip çıkmak bir zaruriyet miydi ? Peki hangi dağın üzerine kuruluydu bu tünel ? Ruhumuzun mu ? Normalde birçok gürültü kulağında büyürdü ama dikiş makinesinin gürültüsünü seviyordu. Annesi de kullanırdı eskiden bu dikiş makinesinin küçüğünden. Evdekilere çaktırmadan üstündeki kırmızı örtüyü açar ve başına oturup araba sürdüğünü zannederek pedalına basardı bu makinenin. Örtüyü annesiyle aynı güzellikte sermeyi beceremediğinden yakalanırdı. O zamanlar zaman mefhumunu bu kadar sık düşünmezdi. Bu durum onu büyümüş mü yapıyordu ? Hiç zannetmiyordu. Bu sefer hem çocukluğun tatlı sarhoşluğundan mahrumdu hem de büyümenin ve olgunluğun verdiği keyiften.
Şehrin dış taraflarında bir ormandaydı. Tek başına yürüyerek gelmişti buraya. Kuşluk vaktinin başlarıydı. Sedir bir oturakta oturuyordu. Başını önündeki masaya yatırmış sabah rüzgarını yüzünde hissederken ağzından salıverdiği sigara dumanı serin havanın yüzünde tülleniyordu. İşçiler hızar makineleriyle bir ağacı deviriyorlardı. "Zaman" diyordu kendi kendine, zamanı bir varlık olarak ele alırsak, bilinçli bir varlık mıdır ? Bilinçliyse, kendisini sorup soruşturanlar hakkında ne düşünüyordur acaba ? Peki zaman bilinçli bir varlık ise hakkımızdaki düşünceleri de zamanla değişiyor mudur ? Çok pespaye hallerle çıktıysak karşısına bu durumu kurtarmanın, ona kendimizi sevdirmenin bir yolu yok mudur ? "Zaman" diyordu kendi kendine, iki çift laf edilebilen bir şey olsaydı, belki bazı insanlar bu kadar derin yalnızlık çekmezdi.
Sonra birden kendini bir eczanede buldu. Aynı şekilde oturuyordu. Galiba annesini bekliyordu. Eczacılardan biri ilaç küpürlerini keserken öteki yaşlı bir amcanın nabzını ölçüyordu. "Zaman" diyordu kendi kendine, geçip gittiğine hayıflananların yanından daha bir çalımla mı geçiyor ne ? Zaman kesitleri, onların da bir bitim noktalarının olduğunu düşündüğümüzde her zaman olduğundan daha mı erişilemez ve durup temaşa edilemez bir hal alıyor ? Üçüncü eczacı maddi durumu iyi olmayan bir müşteriye, "Abla bu biraz pahalı, istersen ilacın eşdeğerini verelim." diyordu.
Şimdi de bir terzi dükkanındaydı. Bir rulo cetvel düştü yere. Cetveli almak için acele eden biri çıkmadı. Terzi nasıl da şaşırmadan dümdüz kesiyordu kumaşı ! Aynı şekilde oturuyor ve ileri geri sallanıyordu. "Zaman" diyordu kendi kendine, bir tünele benziyorsa bu tünelin acil çıkışları nerelerdi ? Bu tünele hep aynı yerinden girip çıkmak bir zaruriyet miydi ? Peki hangi dağın üzerine kuruluydu bu tünel ? Ruhumuzun mu ? Normalde birçok gürültü kulağında büyürdü ama dikiş makinesinin gürültüsünü seviyordu. Annesi de kullanırdı eskiden bu dikiş makinesinin küçüğünden. Evdekilere çaktırmadan üstündeki kırmızı örtüyü açar ve başına oturup araba sürdüğünü zannederek pedalına basardı bu makinenin. Örtüyü annesiyle aynı güzellikte sermeyi beceremediğinden yakalanırdı. O zamanlar zaman mefhumunu bu kadar sık düşünmezdi. Bu durum onu büyümüş mü yapıyordu ? Hiç zannetmiyordu. Bu sefer hem çocukluğun tatlı sarhoşluğundan mahrumdu hem de büyümenin ve olgunluğun verdiği keyiften.
Şehrin dış taraflarında bir ormandaydı. Tek başına yürüyerek gelmişti buraya. Kuşluk vaktinin başlarıydı. Sedir bir oturakta oturuyordu. Başını önündeki masaya yatırmış sabah rüzgarını yüzünde hissederken ağzından salıverdiği sigara dumanı serin havanın yüzünde tülleniyordu. İşçiler hızar makineleriyle bir ağacı deviriyorlardı. "Zaman" diyordu kendi kendine, zamanı bir varlık olarak ele alırsak, bilinçli bir varlık mıdır ? Bilinçliyse, kendisini sorup soruşturanlar hakkında ne düşünüyordur acaba ? Peki zaman bilinçli bir varlık ise hakkımızdaki düşünceleri de zamanla değişiyor mudur ? Çok pespaye hallerle çıktıysak karşısına bu durumu kurtarmanın, ona kendimizi sevdirmenin bir yolu yok mudur ? "Zaman" diyordu kendi kendine, iki çift laf edilebilen bir şey olsaydı, belki bazı insanlar bu kadar derin yalnızlık çekmezdi.
15 Ekim 2016 Cumartesi
Talebe
Firâk gibi işinde mâhir mürebbî var mı ?
Sabır talebesinden âlâ çelebi var mı ?
Envârıyla müsemma, ol cemâli sırlı şah
Alacalı kargadan hâlimizi sorar mı ?
- ömer f. k. -
Sabır talebesinden âlâ çelebi var mı ?
Envârıyla müsemma, ol cemâli sırlı şah
Alacalı kargadan hâlimizi sorar mı ?
- ömer f. k. -
26 Eylül 2016 Pazartesi
Sayı Sıfatı
Parayla mı hemşehrim ?
Sırayla !
Ölüyoruz, herkes
Ölüyor, herkes
Ancak yetişebiliyor
Kendi yakınının cenazesine
Günün ölenleri
Haber bültenlerinde
Veriliyor
Herhangi bir sayıyla
Tez elden
Altyazıyla
Yavaşız okumada
Yaş akmayan gözlerimiz
Ancak yetişebiliyor
- ömer f. k. -
25 Eylül 2016 Pazar
Acil Şifalar
Çay ocağına yeni gelen müşterilerden bir kısmı daha iskemleyi altlarına çekmeden çaycıya el ederek çaylarını söylediler. Diğer bir kısım müşteri de seslenerek istediler çaylarını. Beş dakikadır oturmakta olan bir arkadaş grubu ise masaya birinin gelip paşa keyiflerini sormasını beklerken; Cemil Bey, tezcanlı bir insan olarak, her zamanki gibi çayın yapıldığı ocak kısmına gitti. Bir öğrencisine bir şeyler tembihliyormuş gibi istedi çayını. Emekli bir öğretmendi ne de olsa. Cemil Bey'in, onun ince sataşmalarına verecek cevap bulamayan çay ocağının genç müdavimlerini bile imrendiren kızıl renk çalı saçları, eksilmeyen enerjisi ve eskimeyen hikayeleri çok çay içmenin neden olduğu demir eksikliğine hala meydan okuyordu. Mıknatıs gibi adamdı Cemil Bey, demir eksikliği falan vız gelirdi ona.
Emekli tarih öğretmeni Cemil Bey, evine de yakın bir mesafede olan, son çalıştığı koleji zaman zaman ziyaret eder, eski iş arkadaşlarının halini hatrını sorardı. Ama asıl, gençlerle uğraşmak, onların arasında olmak için yapardı bunu. Kar yağıyordu. Çay harareti mi alır insanın içini sıcak mı tutar demeden yine böyle bir ziyaretin peşinden çay içmeye gelmişti. Sırtını döşeğe yaslayıp oturunca belinin ağrısı yatıştığından veya ısınmaktan olsa gerek, o huzurla durgunlaştı. Bakışları dalgınlaşmıştı. Eskilere gitti. Kafasının içinde konu konuyu açtı ve ilk okuduğu kitap geldi aklına. Kitabın adını hatırlamıyordu ama 'han', 'hancı' ve 'tipi' kelimelerini o kitapla öğrenmişti. Babasını hatırladı sonra. En son o yaşlarda çok iyi anlaştığı babasını. Şu an öyle mayışmıştı ki toprağa vereli daha üç ay geçmeyen rahmetli babasının ölümüne üzüntü duyamadığını fark etti. Kendini üzülmek için zorlamadı. Bazen insanın duyguları, bedensel şartlara yenik düşebiliyor... Masaya getirilen çay bardağının bakır altlığında şıkırdayan çay kaşığı onu hayallerinin soktuğu hipnozdan çıkardı. Şöyle bir etrafına bakındı. Dünya bir yana, neredeydi bu oğlan ? Oğluyla burada buluşacak ve otobüs terminaline bırakıp vedalaşacaktı. Yola baktı. Trafik levhasında hem yayalara hem araçlara kırmızı ışık yanıyordu. Bir adam, karısının on adım önünden yürüyordu. Ve bir başka kadın yerde tepinerek ağlayan oğluna 'beni elaleme rezil etme' derken sinirden dişlerini sıkıyordu. 'Oğlan' kelimesinin zihninde çağrıştırdığı manzara; saçları kısa kesilmiş, altına kaçırmış, insanlardan gözlerini kaçıran bir çocuktu. Niye böyleydi bilmiyordu. Deste oyunları için masaya konmuş yaz-boz kağıtlarına iliştirilmiş hızlı tükenen cinsten tükenmez kalemi alıp kopardığı kağıda bir şeyler yazıp yaz-kış üzerinden düşürmediği yazlık ceketinin iç cebine koydu. Herkese dünyanın hikayesini anlatırdı da, sıra oğluna gelince, boks müsabakasında sürekli rakibine sarılıp oyunu yarıda kesen boksörler gibi tıkanıp kalırdı. Güldü kendi kendine kalemi aldığı yere geri bırakırken. Belki de bununla ilgili bir şey yazmıştı yaz-bozdan kopardığı kağıda.
Levent, adından da bekleneceği üzere genç, sulak yerde yetişmiş, yakışıklı bir delikanlıydı. Başında rahmetli dedesinden kalma yünlü papak, arkasında askeri tip sırt çantası, ayağında polis tipi botlarıyla yeri delecek gibi yürüyordu. Kafasının içinde çalan marşta şöyle diyordu: "Aman da padişahım izin ver bize / İzin de vermez isen dök bizi denize !". Delikanlı çağının gürül gürül gürleyen çağıldayanlarıyla sermest idi. Sanki milletin işi gücü yoktu da, herkes ona bakıyordu. Sonra o da birine baktı ve durdu. Mirkelam'ın Asuman şarkısının klibindeki gibi, rahatsızın biri, ankesörlü telefona kafa atıyordu. Tövbe estağfurullah çekip adamı durdurmaya gitti. Adamı engelleyip bir kenara oturttu. Bir sigara ikram etti. Adam kabul etmedi. Adamın vücudu zangır zangır titriyordu. Otobüs saati yaklaşıyordu. Ne yaptıysa bir türlü adama derdini, sıkıntısını anlattıramayınca el mahkum ayrıldı oradan. Adamın yarasına merhem olamayışının üzüntüsüyle yoluna devam ederken ellerini kapüşonunun ön cebine soktu. Kapüşonun cebinin, elini sokunca iki taraftan kavuşan birleşik ceplerden olduğunu anlayınca sevindi. Dar bir sokağa saptı. Burada çocuklar toplanmış, kaportalarının üzerinde biriken karlar erimemiş araçların üzerine, kaldırımlara, buldukları her yere tarih atıyorlardı. Levent de onlara katıldı. İlerideki bir günden rastgele bir tarihi yazdı karların üzerine. Bir kız çocuğu; yürümeyi yeni öğrenmiş, kırmızı kabanının içinde kaybolmuş kardeşinin kaşkolunu sarıyordu. Eğilip bu çocukları öptü. Bu sokağı geçince çay ocağını gördü. Babasının bacak bacak üstüne atınca meydana çıkan çoraplarını da gördü.
Cemil Bey, yavaştan çevresinde biriken dinleyicilerine artık nereden estiyse, Baltalı Hano diye
bir kadının hikayesini anlatıyordu. Oğlunu hamam oğlanı yapan 21 hamamcıya eline kaptığı odun baltasıyla nalları diktiren Eski İstanbul'un kadın kabadayısı Hanzade... Bu tevatürden bir hayli etkilenen Rum Murat herkese birer çay söyledi. Bu esnada Levent de oraya gelmişti. Babasının coşkulu jest ve mimiklerini yabancı birini seyrediyormuş gibi izledi. Cemil Bey, Levent geldi diye hikayesine ara vermedi. Levent'in de babasının lafını bölecek hali yoktu. Bir köşeye oturdu. Bir karışık tost söyledi. Tost geldiğinde ezan okunuyordu. Cemil Bey'in çevresi seyrelmişti. Levent oturduğu yerden kalktı, babasının karşısına geçti. Cemil Bey önce gayet sakin sordu: "Sen şimdi söylemeyecek misin nereye gittiğini ?" Cevap gelmeyince öfkesini gizlemedi. "Ankara'da inince oradan başka bir yere gideceksin değil mi ?" Levent duymamış gibi yapıyordu. Cemil Bey tüm çileden çıktı: "Beni çıldırtma oğlum ! Ben adamın gözünden anlarım gözünden !" Cemil Bey son derece sert bir introyla oğlanın sinir uçlarına dokunmuştu en sonunda ama durumunu belli etmedi Levent. Babasıyla oturup bir konuyu doğru düzgün konuşamayacakları gerçeğini kabullenmişti. Biletini kontrol etti, bir saat kalmıştı. Babası yüklenmeyi sürdürüyordu. Levent cevap vermeden bir öncekinden daha güçlü bir ısırık aldı tostundan. Ve bu esnada olan oldu. İmplant yaptırdığı dolgulu ön dişi kırılmıştı ! Bu, biletin yanması anlamına da geliyordu. Tedavi olmadan hiçbir yere gidemezdi. Levent sinirlerinin kontrolünü kaybetti ve geldiğinden beri koruduğu suskunluğunu birden ayağa kalkıp babasına 'sus' diye bağırarak bozdu. Sus ! Şimdi gerçekten herkes ona bakıyordu. Kırılan dişinin parçası elinde, sinirleri bozuk, öylece durdu. Levent yaptığı fevrilikten derhal utanmıştı utanmasına ancak çıkmıştı bir kere o yüksek ses. Cemil Bey de gerilmişti iyice fakat bir şey demedi oğluna. İşaret parmağıyla agresif bir şekilde gözlüğünü düzelterek herkese önüne dönmesini söyledi. Bir tek çaycı yaklaşabildi yanlarına. Çekinerek: "Abi, Allah acil şifalar versin." dedi. Galiba adam olayı yanlış anlamıştı. Veya bu durumda bunun söylenebileceğini düşünmüştü.
Otobüs daha gelmeden kaçmış, acele işe şeytan karışmıştı.
Emekli tarih öğretmeni Cemil Bey, evine de yakın bir mesafede olan, son çalıştığı koleji zaman zaman ziyaret eder, eski iş arkadaşlarının halini hatrını sorardı. Ama asıl, gençlerle uğraşmak, onların arasında olmak için yapardı bunu. Kar yağıyordu. Çay harareti mi alır insanın içini sıcak mı tutar demeden yine böyle bir ziyaretin peşinden çay içmeye gelmişti. Sırtını döşeğe yaslayıp oturunca belinin ağrısı yatıştığından veya ısınmaktan olsa gerek, o huzurla durgunlaştı. Bakışları dalgınlaşmıştı. Eskilere gitti. Kafasının içinde konu konuyu açtı ve ilk okuduğu kitap geldi aklına. Kitabın adını hatırlamıyordu ama 'han', 'hancı' ve 'tipi' kelimelerini o kitapla öğrenmişti. Babasını hatırladı sonra. En son o yaşlarda çok iyi anlaştığı babasını. Şu an öyle mayışmıştı ki toprağa vereli daha üç ay geçmeyen rahmetli babasının ölümüne üzüntü duyamadığını fark etti. Kendini üzülmek için zorlamadı. Bazen insanın duyguları, bedensel şartlara yenik düşebiliyor... Masaya getirilen çay bardağının bakır altlığında şıkırdayan çay kaşığı onu hayallerinin soktuğu hipnozdan çıkardı. Şöyle bir etrafına bakındı. Dünya bir yana, neredeydi bu oğlan ? Oğluyla burada buluşacak ve otobüs terminaline bırakıp vedalaşacaktı. Yola baktı. Trafik levhasında hem yayalara hem araçlara kırmızı ışık yanıyordu. Bir adam, karısının on adım önünden yürüyordu. Ve bir başka kadın yerde tepinerek ağlayan oğluna 'beni elaleme rezil etme' derken sinirden dişlerini sıkıyordu. 'Oğlan' kelimesinin zihninde çağrıştırdığı manzara; saçları kısa kesilmiş, altına kaçırmış, insanlardan gözlerini kaçıran bir çocuktu. Niye böyleydi bilmiyordu. Deste oyunları için masaya konmuş yaz-boz kağıtlarına iliştirilmiş hızlı tükenen cinsten tükenmez kalemi alıp kopardığı kağıda bir şeyler yazıp yaz-kış üzerinden düşürmediği yazlık ceketinin iç cebine koydu. Herkese dünyanın hikayesini anlatırdı da, sıra oğluna gelince, boks müsabakasında sürekli rakibine sarılıp oyunu yarıda kesen boksörler gibi tıkanıp kalırdı. Güldü kendi kendine kalemi aldığı yere geri bırakırken. Belki de bununla ilgili bir şey yazmıştı yaz-bozdan kopardığı kağıda.
Levent, adından da bekleneceği üzere genç, sulak yerde yetişmiş, yakışıklı bir delikanlıydı. Başında rahmetli dedesinden kalma yünlü papak, arkasında askeri tip sırt çantası, ayağında polis tipi botlarıyla yeri delecek gibi yürüyordu. Kafasının içinde çalan marşta şöyle diyordu: "Aman da padişahım izin ver bize / İzin de vermez isen dök bizi denize !". Delikanlı çağının gürül gürül gürleyen çağıldayanlarıyla sermest idi. Sanki milletin işi gücü yoktu da, herkes ona bakıyordu. Sonra o da birine baktı ve durdu. Mirkelam'ın Asuman şarkısının klibindeki gibi, rahatsızın biri, ankesörlü telefona kafa atıyordu. Tövbe estağfurullah çekip adamı durdurmaya gitti. Adamı engelleyip bir kenara oturttu. Bir sigara ikram etti. Adam kabul etmedi. Adamın vücudu zangır zangır titriyordu. Otobüs saati yaklaşıyordu. Ne yaptıysa bir türlü adama derdini, sıkıntısını anlattıramayınca el mahkum ayrıldı oradan. Adamın yarasına merhem olamayışının üzüntüsüyle yoluna devam ederken ellerini kapüşonunun ön cebine soktu. Kapüşonun cebinin, elini sokunca iki taraftan kavuşan birleşik ceplerden olduğunu anlayınca sevindi. Dar bir sokağa saptı. Burada çocuklar toplanmış, kaportalarının üzerinde biriken karlar erimemiş araçların üzerine, kaldırımlara, buldukları her yere tarih atıyorlardı. Levent de onlara katıldı. İlerideki bir günden rastgele bir tarihi yazdı karların üzerine. Bir kız çocuğu; yürümeyi yeni öğrenmiş, kırmızı kabanının içinde kaybolmuş kardeşinin kaşkolunu sarıyordu. Eğilip bu çocukları öptü. Bu sokağı geçince çay ocağını gördü. Babasının bacak bacak üstüne atınca meydana çıkan çoraplarını da gördü.
Cemil Bey, yavaştan çevresinde biriken dinleyicilerine artık nereden estiyse, Baltalı Hano diye
bir kadının hikayesini anlatıyordu. Oğlunu hamam oğlanı yapan 21 hamamcıya eline kaptığı odun baltasıyla nalları diktiren Eski İstanbul'un kadın kabadayısı Hanzade... Bu tevatürden bir hayli etkilenen Rum Murat herkese birer çay söyledi. Bu esnada Levent de oraya gelmişti. Babasının coşkulu jest ve mimiklerini yabancı birini seyrediyormuş gibi izledi. Cemil Bey, Levent geldi diye hikayesine ara vermedi. Levent'in de babasının lafını bölecek hali yoktu. Bir köşeye oturdu. Bir karışık tost söyledi. Tost geldiğinde ezan okunuyordu. Cemil Bey'in çevresi seyrelmişti. Levent oturduğu yerden kalktı, babasının karşısına geçti. Cemil Bey önce gayet sakin sordu: "Sen şimdi söylemeyecek misin nereye gittiğini ?" Cevap gelmeyince öfkesini gizlemedi. "Ankara'da inince oradan başka bir yere gideceksin değil mi ?" Levent duymamış gibi yapıyordu. Cemil Bey tüm çileden çıktı: "Beni çıldırtma oğlum ! Ben adamın gözünden anlarım gözünden !" Cemil Bey son derece sert bir introyla oğlanın sinir uçlarına dokunmuştu en sonunda ama durumunu belli etmedi Levent. Babasıyla oturup bir konuyu doğru düzgün konuşamayacakları gerçeğini kabullenmişti. Biletini kontrol etti, bir saat kalmıştı. Babası yüklenmeyi sürdürüyordu. Levent cevap vermeden bir öncekinden daha güçlü bir ısırık aldı tostundan. Ve bu esnada olan oldu. İmplant yaptırdığı dolgulu ön dişi kırılmıştı ! Bu, biletin yanması anlamına da geliyordu. Tedavi olmadan hiçbir yere gidemezdi. Levent sinirlerinin kontrolünü kaybetti ve geldiğinden beri koruduğu suskunluğunu birden ayağa kalkıp babasına 'sus' diye bağırarak bozdu. Sus ! Şimdi gerçekten herkes ona bakıyordu. Kırılan dişinin parçası elinde, sinirleri bozuk, öylece durdu. Levent yaptığı fevrilikten derhal utanmıştı utanmasına ancak çıkmıştı bir kere o yüksek ses. Cemil Bey de gerilmişti iyice fakat bir şey demedi oğluna. İşaret parmağıyla agresif bir şekilde gözlüğünü düzelterek herkese önüne dönmesini söyledi. Bir tek çaycı yaklaşabildi yanlarına. Çekinerek: "Abi, Allah acil şifalar versin." dedi. Galiba adam olayı yanlış anlamıştı. Veya bu durumda bunun söylenebileceğini düşünmüştü.
Otobüs daha gelmeden kaçmış, acele işe şeytan karışmıştı.
22 Eylül 2016 Perşembe
Kayıp İlanı
Bugün farazi üçüncü kişileri aracı ederek yaşanmış şeyleri yaşanmamış şeylerin içine karıştırdığım bir hikaye anlatmayacağım. Ancak anlatacağım her şeyi tek tek konum bilgisiyle, kelimelerden krokiler çizerek ifade etmeyi de düşünmüyorum. Ben büyük bir şey kaybettim. Bir insan. Hayır, sevgilimden falan ayrılmadım. Kişisel tarihimin kayıtlarına bir sevgilinin adının düştüğü de vaki değildir zaten, her neyse. Panik atak çok kötü bir hastalık bu arada. Düşmanlarınıza beddua etmek istiyor fakat düşmanınıza uygun bir ilenç seçemiyorsanız; bu, vertigo veya ne bileyim obsesif kompulsif bozukluk ( ortamlarda O.B.K deme imkanı da sağlıyor) falan gibi ismen hiçbir karizması olmayan ruh sağlığı düşmanı hastalığa yakalanmaları dileğinin, ilenmek için son derece münasip olduğuna ben kefil olurum. Olayların tafsilatına girmeyeceğim. İki kişilik bir dost meclisinden azledildim. Bunu hak edip etmediğimi bilmiyorum ancak bir taşkınlık yaptıysam dahi bunda ne onu incitme kastım vardı, ne de ona saygısızlık edeceğimi aklımdan geçirmiştim. Ben de yakın bir zaman önce bir dostumla, hem de eski bir dostumla ilişiğimi kesmiştim. Yaptığınız veya yıktığınız bir şeyin sizi dönüp dolaşıp vurması için sizin yaptığınız veya yıktığınız şeyde haksız olmanız gerekmiyor. Bildiğim örnekler var. Bu kuralın böyle işlediğinden nasıl bu kadar emin olduğumu ise istesem de izah edemem. Kabul eder veya etmeyiz, bu dünyayı çekip çeviren bazı manevi kurallar da var. Bu kayıp beni neden böyle söyletiyor, kahrediyor, ona geleceğim. Çünkü, onun güzel sohbeti bana bir kaşiflik payesi vermişti. Çünkü bu zamana dek içimden kopup gelen 'ah'larımın panzehirini bulmuştum. O payeyi kaybettim. Onun güzel sohbeti bana bir keşşaflık, yani izcilik payesi vermişti. Ben onun güzel sohbetinde yepyeni, anlaşılmaz kalabalık uğultularından uzak, insana tertemiz bir hava bahşeden, gölleri, ırmakları olan, insan zulmünden bihaber hayvanlarıyla mutlu bir habitat bulmuştum. O payeyi kaybettim. Ben onun güzel sohbetinde zamanın nasıl genişleyebilen bir şey olduğuna şahitlik ettim. O, gecenin ve gündüzün, sırasını şaşmayan, her şeyi içine alan çarkından azade olma hürriyetini ve enginliğini kaybettim. Az zamanda çok güzel sözler söyledik. O hoş sedayı kaybettim. Buna neden olan, galiba benim onu bir başkasından kıskanmamdan kaynaklanan hesapsız bir davranışımdı. Ben onu kaybetme korkusuyla kaybettim. İnsan dostunu kıskanır mı ? Bu yerine göre değişir. Onu tanıdığımdan beri içimde tuhaf bir kaybetme korkusu hasıl olmuştu. Ben o korkuyu büyüttüm ve talihsiz bir sonuç gerçekleşti. Buna talihsiz demek az kalır elbette. Ben onun sohbetinde artık solduğuna kani olduğum renklerimi bulmuştum. Rahmet yağmurunun arkasından açan bir gökkuşağı siliniverdi. Yani son şiirimde de öyle yazdım, sanki ben annemi kaybettim. Onun sohbetinde, nezih, katıksız bir pürneşe olma haline muttali olmuşken şimdi benim zayıf anlarımı kollayan sinsi, burnu ensemde bir hüznün eline düştüm. Bilmiyor, ben onda ömrüm boyunca aradığım, fiziksel olmayan bir güzellik gördüm ve onu sevdim. Bana mal bulmuş mağribi, ne dediğini bilmez, ipe sapa gelmez bir deli muamelesi yapması o kadar ağırıma gitti ki; buna yol açan bilgi ve evet görgü eksikliğime yandım, yakındım. Üç gün öncesine geri dönebilmenin karşılığında farzı muhal; melaike taifesi zuhura çıkıp benden buna mukabil elimi, kulağımı, kaşımı, gözümü kurban etmemi isteselerdi vallahi billahi feda ederdim biliyor musunuz ? Tekrar onun sohbetine vasıl olabileceksem neden sakınayım ki bunları ? Bu dünyanın biyolojik yasaları canlı hücrelerin çok azına binlerce yıl yaşam vaad ediyor, biz onlardan değiliz. Olsak ne olurdu ki, dilşad olamadıktan, dost bağında gönlü ve ruhu doyuramadıktan sonra. Mübalağa etmiyorum. Şimdi buraya gelmiş yazı kanalıyla gözyaşı döküyorum. Yazmak, bu dünyada iyi kötü, yapabildiğimi sandığım tek şey. Bir müzisyen olsaydım keşke. Ama bir gün içinde iyi müzisyenlerin de olduğu iyi bir sinema ekibim olursa güzel bir film senaryosu yazmayı çok isterim. Bir de sinema eleştirmeni gerekiyor elbette. Bir listede en sona yazılan bir madde, o listenin en önemli maddesi olabilir pekala. Derdini söylemek mi yoksa söylemeyip içine atmak mı insanı dermansız bırakır, bunun bilgisine sahip değilim. Ben büyük bir şey kaybettiğimi ve bunu geri kazanmak için saygıda kusur etmemek koşuluyla varımı yoğumu seferber edebileceğimi biliyorum. Küsmek zamanı değil, bu su hala duru, bu gök hala mavi. Ben büyük bir şey kaybettim. Allah bazı kullarını sevindirmek için elindekileri ona kaybettirir, sonra da ona kaybettiğini buldururmuş derler. Bulmak için dua ediyorum. Sizler de ediniz. Selametle.
21 Eylül 2016 Çarşamba
Kaybedecek Bir Şeyi Olan Ölü
Üzeri açık bir medfunum, rüzgâra meftûn
Titriyor hıçkırık oburu kaburgalarım
Gitmeyin hâlis dostlarım, mûnis kargalarım !
Sustun rüzgâr, sustun da, tedbîl-i kıyâmet oldun
Ne imâ ediyor bana artık sönmüş yıldızlar ?
İmkânsızlık parıltısı mı benim güneşim ?
Kıyâmetin kopmasından en çok, ölüler korkar
Bir pazar yerinde sanki annemi kaybetmişim
- ömer f. k. -
Titriyor hıçkırık oburu kaburgalarım
Gitmeyin hâlis dostlarım, mûnis kargalarım !
Sustun rüzgâr, sustun da, tedbîl-i kıyâmet oldun
Ne imâ ediyor bana artık sönmüş yıldızlar ?
İmkânsızlık parıltısı mı benim güneşim ?
Kıyâmetin kopmasından en çok, ölüler korkar
Bir pazar yerinde sanki annemi kaybetmişim
- ömer f. k. -
19 Eylül 2016 Pazartesi
Görgü Tanığı Olmayan Bir Hadise
Uyanakalmıştı... Bir süre gözlerini açmayıp, kıpırtısız yatakta öylece durdu. Rüyasında gerçekleşen -evet gerçekleşen- o upuzun konuşmaları, rüyasında gördüğü o yüzü hatırlamaya çalışıyordu. İnanamıyordu. Gördükleri bir rüyaya nasıl sığabilmişti? Ama görmüş, duymuş ve dahası hiç durmadan konuşmuş ve dinlemişti. Rüyanın başında birisiyle karşılaşmıştı ama ne karşılaşma! Onunla aylarca, yıllarca hiç sıkılmaksızın sohbet etmişlerdi! Acaba uyurken birisi başucunda oturup ona bir şeyler mi anlatmıştı? Sadece rüyada ikram edilen o güzelim, leziz meşrubatlardan bile güzeldi bu. Ve bu erişilmesi çok güç saadetten şu an uyanarak mahrum kalmıştı. Böylesi bir rüya gördüğü için rüya deyip geçemiyordu da. Hala daha olduğu yerden kıpırdamamıştı. Köpek sürüsü görmüş bir kedinin hareketsizliğiyle gözlerini iki kere yummuş, avuçlarını bile gevşetmeden yerinde duruyordu.
Ama dışarıdan gelen bir ses, hatırlamaya azmettiği bu benzersiz rüyayı önce julyen julyen doğradı sonra un ufak ezip darmadağın etti! Bir üniversite öğrencisi gecenin birinde aşırı gürültü çıkaran bavuluyla ıslık öttürerek kapının önünden geçmekteydi. Bu da demek oluyordu ki, yalnız iki saat uyumuştu. Rüyadaki yüzün görüntüsü, değeri çalınınca anlaşılan -belki de bu bilindiği için pahası katlansın diye çalınan- bir rönesans tablosu gibi çalınıp atta gitmişti. Ses ise hafızasında biraz daha belirgindi ancak, artık onu da doğru hatırladığına emin olamazdı. Hiçbir kötü söz etmeden gözlerini açtı ve yerinden kalktı. Çok susamıştı.
Yatağın kenarındaki düğmeye basıp ışığı açtı ve yatağa uzanma mesafesinde bulunan çalışma/pinekleme masasına kuruldu. Kristal sürahiden bardağa su dolarken bir sihirli küre muamelesi yaptığı sürahinin kristal yüzeyine melul gözlerle baktı. Kendine gelmek için bardağın yarısını yüzüne çarptı. Masanın üzerinde duran eski defterden medet umdu. Defteri eline alıp sayfalarını karıştırmaya başladı. Sanki önünde ardarda sayfalara çizilen çöp adamların filmi varmış da onu oynatacakmış gibi kavis aldı boynu. Birkaç sayfası hariç her sayfası dolu olan bu defter, bir daha değerlendirilmenin, bir daha anlamlandırılmanın peşindeydi. Bu, çevrilen yapraklardan çıkan, görünüşte ilgisiz fakat mahiyetinde davet edicilik bulunan kışır kışır seslerden belli oluyordu. Birçok mısrası karalı, birçoğu keder artığı muzip şiirlerle bezeli, kareli bir defter... Yakın bir zamanda yazdığı bir şiire gelince durdu. Kafasını toparlamak için güzel bir fısattı. Bu şiiri düzenlemeye karar verdi.
Parmaklarını kağıdın üzerinde gezdirirken aklına kağıtlar hakkında garip sorular üşüşmüştü. Kağıdın kalemle nasıl bir ünsiyeti vardı ? Kalemi tutan parmaktan incinebilir miydi bir kağıt ? Parmakların sıcaklığını, soğukluğunu ayırt edebilirler miydi ? İmla kurallarıyla ilgileniyorlar mıydı peki? Sigara kokusu çok hoşlarına gidiyordu değil mi ? Yakılmak için yazılan şeylerin yazıldığı kağıtlar en son ne düşünüyorlardı? Bir şiir defteri, karasevda ile karşılık bulacak bir aşkı daha yazılan ilk şiirden sezebilir miydi ? Peki Tanpınar'ın Zaman Kırıntıları şiirinin son mısrasını yazdığı kağıt ne diyordu bütün bunlara ? Bu sorular kendiliğinden akıp giderken şiir de son halini almıştı. Bir başlık koyması kalmıştı o kadar:
"her yer suç mahalli/ve tümüyle sinmiş ahali/yakmamak için bu sükut/evlad ü ıyali/devlet.../allah zeval vermesin/tamam da hani/bir of çeksen/şöyle sesliden/korkuyor, uyarıyor ötekini/aman bak/bu çok siyasi!/iyi ama/sefer amca'nın tasını/şükran teyze'nin bakracını/çocuk parklarını/ağzımızın tatlarını/her şeyi yahu her şeyi.../görmüyorsanız da duymuyor musunuz?/sizi bilmem fakat ben/bu hikmetlerden/sual ediyorum/siyaset değil bu be!/tek başına oturmak gibi/sabahçı kahvesinde/üç yaşında çocuk gibi/palyaçolardan çok korkan/sesimizin farklı çıkması gibi/ses kayıt cihazlarında/sözkonusu hayatların/hepsi mi teferruat?/yaranmak illetiyle ilikleyecek/düğme arayanlar cübbelerinde/her tarafa kurulu/bilmesinlerci kürsülerinden/hak diyeni hık diye/infaz ediyorlar/hacivat ve karagöz/neden öldürülmüştü?/korkmayın bu şiirden de/valla demedim bir şey/(illa) hayy hakk!"
Babası bu şiiri görse onu kapı dışarı koyardı. Fakat şu anda kendi isteğiyle dışarı çıkacaktı. Nedenini bilmeden banyoya girdi ve aynada yüzüne dik dik baktı. Sonra bir yıldır dudağının üstünde özenle besleyip büyüttüğü bıyıklarını, üç bıçak darbesiyle lavabo giderinden, kendisinde keramet bulunmayan diğer şeylerin yanına yolladı. Traş kolonyasının yüzünü yakmasından haz duymuştu. Kaynağı belirsiz bir özlem bastırma alışkanlığı olarak dışarı çıktığı zamanlar eline küçük ve de genellikle kopmuş, kırılmış bir nesne alır onu elinde yahut cebinde muhafaza ederdi. Bu gece elinde taşımak istediği küçük nesne, kullanılmayan bir gözlüğün yerinden çıkan camıydı. Kapının düzgün kapanıp kapanmadığını kontrol etmeden çıktı. Gece serinliğinde acayip bir rüyanın peşinden bu dışarıda gezme fikri, yarım saat kendini bir elbise dolabına kapatıp, o karanlıkta düşünmek kadar kendine has sakıncalar barındırıyordu. Ama bunun da üzerine düşmedi.
Yürüdü, yürüdü, yürüdü ve bir çöp konteynırının önünde durdu. Bu konteynır ne zamandır buradaydı ki? Cebinde bir aydan beri duran, istek şarkı peçetelerini çöpe atmadan önce içeriden kedi fırlaması tehlikesine karşın iki kez 'pisi pisi' dedi. Peçeteleri atarken başını biraz uzatmıştı ki; konteynırın içinde başka bir dünya buldu... Bir kere içeride hiç çöp yoktu, tertemizdi. Adını öyle herkesin bilemeyeceği bir çiçeğin kokusu vardı hatta. Ve daha anlaşılmaz bir şey: Aşağıda bir insan dizlerini kırıp kollarını dizlerinde kavuşturmuş bir şekilde oturuyordu! Yüzü seçilmiyordu. Yukarıdan ne kadar aşağıdaki insana çağırdıysa da onu bir türlü yukarıya baktıramamıştı. Bir cesaret geldi ve aşağıya, onun yanına atladı. Düşüşü sandığı kadar sert olmadı fakat bunun aksine burası yukarıdan göründüğünden çok daha derindeydi! Onun gibi dizlerin kırdı ve kollarını kavuşturdu. Bu sırada şehrin ışıkları kesiliverdi ve gökyüzünde yıldızlar, sahnelerini zorbaların ellerinden geri aldılar. Ne kadar da çoktular!
Kaç gündür oradaydı ve tam olarak neredeydi, bilmiyordu. Bilmeye can attığı bir şey de değildi zaten. Gah bir gayzerin üzerinde uçuyorlar, gah bir mağmanın fokurtularına kulak kesiliyorlardı. İstek şarkı peçeteleri de onlara ayak uyduruyordu. Birbirlerine bakmadan birbirlerine bakıyorlardı. Beraber konuşmanın ve beraber susmanın lezzetini yaşıyorlardı. Bizimki bazen dayanamayıp soruyordu: Yalnız başınayken bir şeye hayret ettiğinde yüzün nasıl oluyor ? Anlattığın bir hikayenin sonunu bağlayamayacağını fark edince yüzün nasıl oluyor ? İçinden taşan bir mutluluğunu paylaşacak kimseyi bulamadığında yüzün nasıl oluyor? Ağladıktan hemen sonra, daha gözyaşların kurumamışken güldüğünde yüzün nasıl oluyor?
Bir yada iki çocuk üstlerinden ip sarkıtıp salıncak kurdular. Onlar sallanınca içerideki güzel koku daha da yayıldı. Bir ara çok fazla köşesi olan bir çöp öğütme makinesi yaklaştı. Büyümüş de kirlenmiş bir mavisi ve çok az kalmış bir yeşili vardı. Birlikte yaptıkları ustaca bir manevrayla o makineyi alt ettiler. Tek gözlük camından da güç almışlardı. Onu arkalarında bırakıp kurtulduklarında onun köşe fazlalığından yuvarlak bir hal aldığını idrak ettiler.
Bu vartayı atlatabildiklerine göre artık orada kim hangisiydi bizi ilgilendirmez. Darısının yarısı başımıza. Onlar, orada onlardı işte...
Ama dışarıdan gelen bir ses, hatırlamaya azmettiği bu benzersiz rüyayı önce julyen julyen doğradı sonra un ufak ezip darmadağın etti! Bir üniversite öğrencisi gecenin birinde aşırı gürültü çıkaran bavuluyla ıslık öttürerek kapının önünden geçmekteydi. Bu da demek oluyordu ki, yalnız iki saat uyumuştu. Rüyadaki yüzün görüntüsü, değeri çalınınca anlaşılan -belki de bu bilindiği için pahası katlansın diye çalınan- bir rönesans tablosu gibi çalınıp atta gitmişti. Ses ise hafızasında biraz daha belirgindi ancak, artık onu da doğru hatırladığına emin olamazdı. Hiçbir kötü söz etmeden gözlerini açtı ve yerinden kalktı. Çok susamıştı.
Yatağın kenarındaki düğmeye basıp ışığı açtı ve yatağa uzanma mesafesinde bulunan çalışma/pinekleme masasına kuruldu. Kristal sürahiden bardağa su dolarken bir sihirli küre muamelesi yaptığı sürahinin kristal yüzeyine melul gözlerle baktı. Kendine gelmek için bardağın yarısını yüzüne çarptı. Masanın üzerinde duran eski defterden medet umdu. Defteri eline alıp sayfalarını karıştırmaya başladı. Sanki önünde ardarda sayfalara çizilen çöp adamların filmi varmış da onu oynatacakmış gibi kavis aldı boynu. Birkaç sayfası hariç her sayfası dolu olan bu defter, bir daha değerlendirilmenin, bir daha anlamlandırılmanın peşindeydi. Bu, çevrilen yapraklardan çıkan, görünüşte ilgisiz fakat mahiyetinde davet edicilik bulunan kışır kışır seslerden belli oluyordu. Birçok mısrası karalı, birçoğu keder artığı muzip şiirlerle bezeli, kareli bir defter... Yakın bir zamanda yazdığı bir şiire gelince durdu. Kafasını toparlamak için güzel bir fısattı. Bu şiiri düzenlemeye karar verdi.
Parmaklarını kağıdın üzerinde gezdirirken aklına kağıtlar hakkında garip sorular üşüşmüştü. Kağıdın kalemle nasıl bir ünsiyeti vardı ? Kalemi tutan parmaktan incinebilir miydi bir kağıt ? Parmakların sıcaklığını, soğukluğunu ayırt edebilirler miydi ? İmla kurallarıyla ilgileniyorlar mıydı peki? Sigara kokusu çok hoşlarına gidiyordu değil mi ? Yakılmak için yazılan şeylerin yazıldığı kağıtlar en son ne düşünüyorlardı? Bir şiir defteri, karasevda ile karşılık bulacak bir aşkı daha yazılan ilk şiirden sezebilir miydi ? Peki Tanpınar'ın Zaman Kırıntıları şiirinin son mısrasını yazdığı kağıt ne diyordu bütün bunlara ? Bu sorular kendiliğinden akıp giderken şiir de son halini almıştı. Bir başlık koyması kalmıştı o kadar:
"her yer suç mahalli/ve tümüyle sinmiş ahali/yakmamak için bu sükut/evlad ü ıyali/devlet.../allah zeval vermesin/tamam da hani/bir of çeksen/şöyle sesliden/korkuyor, uyarıyor ötekini/aman bak/bu çok siyasi!/iyi ama/sefer amca'nın tasını/şükran teyze'nin bakracını/çocuk parklarını/ağzımızın tatlarını/her şeyi yahu her şeyi.../görmüyorsanız da duymuyor musunuz?/sizi bilmem fakat ben/bu hikmetlerden/sual ediyorum/siyaset değil bu be!/tek başına oturmak gibi/sabahçı kahvesinde/üç yaşında çocuk gibi/palyaçolardan çok korkan/sesimizin farklı çıkması gibi/ses kayıt cihazlarında/sözkonusu hayatların/hepsi mi teferruat?/yaranmak illetiyle ilikleyecek/düğme arayanlar cübbelerinde/her tarafa kurulu/bilmesinlerci kürsülerinden/hak diyeni hık diye/infaz ediyorlar/hacivat ve karagöz/neden öldürülmüştü?/korkmayın bu şiirden de/valla demedim bir şey/(illa) hayy hakk!"
Yürüdü, yürüdü, yürüdü ve bir çöp konteynırının önünde durdu. Bu konteynır ne zamandır buradaydı ki? Cebinde bir aydan beri duran, istek şarkı peçetelerini çöpe atmadan önce içeriden kedi fırlaması tehlikesine karşın iki kez 'pisi pisi' dedi. Peçeteleri atarken başını biraz uzatmıştı ki; konteynırın içinde başka bir dünya buldu... Bir kere içeride hiç çöp yoktu, tertemizdi. Adını öyle herkesin bilemeyeceği bir çiçeğin kokusu vardı hatta. Ve daha anlaşılmaz bir şey: Aşağıda bir insan dizlerini kırıp kollarını dizlerinde kavuşturmuş bir şekilde oturuyordu! Yüzü seçilmiyordu. Yukarıdan ne kadar aşağıdaki insana çağırdıysa da onu bir türlü yukarıya baktıramamıştı. Bir cesaret geldi ve aşağıya, onun yanına atladı. Düşüşü sandığı kadar sert olmadı fakat bunun aksine burası yukarıdan göründüğünden çok daha derindeydi! Onun gibi dizlerin kırdı ve kollarını kavuşturdu. Bu sırada şehrin ışıkları kesiliverdi ve gökyüzünde yıldızlar, sahnelerini zorbaların ellerinden geri aldılar. Ne kadar da çoktular!
Bir yada iki çocuk üstlerinden ip sarkıtıp salıncak kurdular. Onlar sallanınca içerideki güzel koku daha da yayıldı. Bir ara çok fazla köşesi olan bir çöp öğütme makinesi yaklaştı. Büyümüş de kirlenmiş bir mavisi ve çok az kalmış bir yeşili vardı. Birlikte yaptıkları ustaca bir manevrayla o makineyi alt ettiler. Tek gözlük camından da güç almışlardı. Onu arkalarında bırakıp kurtulduklarında onun köşe fazlalığından yuvarlak bir hal aldığını idrak ettiler.
Bu vartayı atlatabildiklerine göre artık orada kim hangisiydi bizi ilgilendirmez. Darısının yarısı başımıza. Onlar, orada onlardı işte...
30 Ağustos 2016 Salı
Güzel Günler Öncesi
Akşam çöküp sıkışınca göğsümüm kafesi
Bana yatıya gelir, intihar düşüncesi
Bir dirhem candan yana, terazinin kefesi
Buhranlı lahzaların enfes muhasebesi (!)
Bu da fikir mi şimdi, iş mi ? Kolay demesi
Şu Bozkır'da kendime liman bulamıyorum
Ya buyuyor adamın ya yanıyor ensesi
(Hocam !)Yazıyorum, yazıyorum puan alamıyorum
Bu şehrin en dik yeri Alaaddin Tepesi
Sesimi yutar rüzgar koy'versem bir vaveyla
Mecnunun gemi edep; gam, deliksiz küpesi
Gidip sılaya, atsam kendimi bir yaylaya
Sevdalık üpüryan şey, yok bayramlık giysisi
Bayramı gözleyenin arifedir her günü
Saadetlik varken hem, arda kalsın ölmesi
Ne olursun çevirme benden, güzel yüzünü
- ömer f. k. -
Bana yatıya gelir, intihar düşüncesi
Bir dirhem candan yana, terazinin kefesi
Buhranlı lahzaların enfes muhasebesi (!)
Bu da fikir mi şimdi, iş mi ? Kolay demesi
Şu Bozkır'da kendime liman bulamıyorum
Ya buyuyor adamın ya yanıyor ensesi
(Hocam !)Yazıyorum, yazıyorum puan alamıyorum
Bu şehrin en dik yeri Alaaddin Tepesi
Sesimi yutar rüzgar koy'versem bir vaveyla
Mecnunun gemi edep; gam, deliksiz küpesi
Gidip sılaya, atsam kendimi bir yaylaya
Sevdalık üpüryan şey, yok bayramlık giysisi
Bayramı gözleyenin arifedir her günü
Saadetlik varken hem, arda kalsın ölmesi
Ne olursun çevirme benden, güzel yüzünü
- ömer f. k. -
21 Temmuz 2016 Perşembe
Yıllar Sence Yavaş
Çocuktuk, ufacıktan biraz büyüktük.Uyanır uyanmaz baba çoraplarını birleştirip evin içinde top oynamıştı bazılarımız.Herkesin evinde atari yoktu.Kahvaltıda turşu yediğimizden tekrar acıkmıştık.Benim dudağımda incir yemekten çıkan bir uçuk vardı.Ordu'nun dar mahalle aralarında bin çocuk, zillere basıp kaçarken, çocuklara yaraşır bir biçimde şendik.Bayram günlerinden bir gündü.Hangi bayramdı hatırlamıyorum.O sıralar bunu Tansu Çiller bile karıştırıyordu.Mahallede bir Firuze vardı.İki yaş büyüktü benden.Annesi saçlarını çok güzel bağlardı.Aramıza pek karışmazdı ama kucağında ekmekle bakkaldan dönerken bizim evin önünden geçince benim küçük aklımı karıştırırdı...Onun geçtiği zamanlar evde olursam bombeli pencere demirine yerleşir, deterjanlı köpükleri yuvarlak halkanın içinden ona doğru üflerdim.
Kapı önü akşamları
Saksıda son sardunyalar...
Bayramlık entarilerini giymişti Firuze o gün. Ailesiyle beraber o günün lüks arabalarından sayılan Tempralarına biniyorlardı.Şehir içindeki fındık bahçelerinin yerinde şimdiki kadar otopark yoktu.Rahmetli Kamil Sönmez 'ah yine yeşillendi fındık dalları/acep n'olacak yarin halları' derken, Sezen Aksu bu dünyanın hak etmediği güzel şarkılarının birinde 'kıskanır rengini baharda yeşiller' diyordu.Bense az sonra, kırmızıyı tuttum kurallar benden deme bahanesiyle kırmızı Tempranın önüne yatmış vaziyetteydim.Firuze'nin babası ensemden tuttuğu gibi, 'n'apıyon lan Fehmi'nin sıpası!' diyerek dayımın Almanya'dan getirdiği Bayern Münşen formasının yakasını yırttığı an gözüm çukurda kalmış yeşil bir miskete takılmadan edemedi.Ama sizi temin ederim duygularım, Firuze'nin beni o halde görmesindense Tempranın tozluklarına yapışıp kalan inatçı bir kir olmayı tercih ediyordu.Bunu bir ben bilirim, bir de söylenmesi icap eden anlarda akledemediğim bir araba lafın kafamın içinde dönüp duran kasetleri bilir.(Yıllar sonra lise yıllarımda yarısını denizin rüzgarına ikram ettiğim sigaraları da şahit yazmamızda bir mahsur görmüyorum.)Firuze'nin annesi arabadan inip kocasını engellemeye çalışmasaydı yere o kadar sert düşmeyebilirdim. Firuze'nin babası patozun fındık kapçuğunu silkelediği gibi bir hışım ile ensemi bıraktığında, yere iki seksen uzanışımla eşzamanlı olarak meydana gelen depremin merkez üssünden,Firuze'nin yeşil gözlerini yakalamaya çalıştım.Ama beni arkadaşlarım kaldırdı yerden.Onları iteledim,erkeklik gururunu da kimseye bırakmıyordum.Henüz erkek olmamıştım,Marmara Depremi de olmamıştı.
Ah, ne kahraman ne cesur
Ne güzel çocuklardık!
Kanayan dizlerimi Bayern Münşen formasıyla kapatarak oturduğum yol kenarında, başımı aşağı eğmiştim.Sessiz sessiz akan gözyaşlarım yol kenarı oluklarında dünden kalmış kağıt gemileri yerinden oynattı oynatacaktı.Arkadaşlarım ise,anlamını idrak etmedikleri birtakım küfürler savurarak, Tempranın arkasından bağırıyor,benim intikamımı almaya çalışıyorlardı.Ne bilecektim Firuzelerin Ordu'dan İstanbul'a taşındıklarını.Hem zaten İstanbul neresiydi ki? İstanbul'un neresi olduğunu öğrendiğim zamanlar,Almanya'nın Boztepe'nin arkasında olmadığı öğrendiğim zamanlara denk düşüyordu.
İlk sevda ilk gözyaşları
Yolları gurbete bağlar
Eve girer girmez yırtık formayı fark eden külyutmaz anneme 'ben kavga etmedim ki' demiştim.Sonra olayın aslını öğrenince bir güzel ilenmişti adama!Bir dayak da evde yemiştim.Aslında o mahallenin ölçülerine göre benim yaptığım 'feşellik' yani yaramazlık bile sayılmazdı.Mesela Görkem,akşamları sapanla yarasa vurur sonra da onları eline alıp diğer çocukları korkuturdu.O babasından dayak yerdi hep ben de annemden.Anne dayağını baba dayağına yeğlerim elbette.O akşam küçük bir hadise daha yaşanmıştı.Ben ikisini birden ağzıma attığım şıpsevdi sakızlarını şişirip patlatırken, kardeşim de aynısını yapmaya çalışıyordu ama beceremiyordu.Mutfakta biriken çöpün dışarı atılması gerekiyordu.Benimle girdiği son yarışı kaybeden kardeşim,elime tutuşturulan dolu çöp poşetini alıp kendisi atmak isteyince gülerek karşıladık ama engel olmadık.Bir dakika sonra gökyüzünde 'ay'ı gören kardeşimin çığlık çığlığa 'ay görüldüüü ühühhü!ay görüldüü ühühhü!' diye bağırışını duyduk.Nasıl bir korkuysa artık!Kardeşim eve geldikten sonra evde geçen konuşmalardan, balkondan onu sakinleştirmeye çalışan,kardeşime ayın korkulacak bir şey olmadığını anlatan komşumuz Hatice Teyze'nin, Firuzelerin taşındığı evin ev sahibi olduğunu anlamıştım.Kiracılık ne demekti onu bilmiyordum tabi.Köyden şehire işi düşen bizim eve damlardı daima.Annem de onların bir an önce gitmesini isterdi.Ben de, bir misafiri sevdim mi gitmesin diye kapının önünde bile yatardım.Çünkü misafir varken sergilediğim marifetlerden en az birinin oklava yemeyi gerektirecek bir feşellik olduğunu annemin kaş göz işaretlerinden anlardım.Bunlardan en tehlikesizi, babamın 'afarım(aferin) yavrum afarım! diyen arkadaşları geldiği zaman, okuma yazmayı söktüğümü defter kalem getirerek ispatlama çabalarımdı.Annemin tadını kaçıracak başka bir şey yapmadıysam, genellikle hısım-yabancı ayırmadan bütün misafirlere,annemin her seferinde başka bir yere sakladığı aile albümünü gösterdiğimde böylelikle bunu başarırdım.
Ah,kaldırımlar biliyor
Bir devir muhteşemdik!
Bir Ağustos ayıydı.Yine gereğinden fazla kalabalık bir halde toplanan büyükler,peş peşe demlenen demliklerden içilen çaylar eşliğinde avluya toplanmış sohbet ediyorlardı.Hava sıcaktı.Bıyıklarımın yeni terlediği yaşa basmıştım.Okul olmadığı için hangi günün hangi günü takip ettiğini bilmiyordum.Dayım Almanya'dan gelmişti.Bana araba sürmeyi ne zaman öğreteceğini sorup duruyordum.Almanya'dan Ordu'ya kadar arabayla geldikleri için onu dünyadaki en iyi şoför sayıyordum.Öğretmenlere yapılan büyük zamdan beri babamın biriktirdiği paranın araba almaya değil ev almaya gideceğini öğrenince çok kızmıştım.Biz de kiracıydık.Allah razı olsun Batum göçmeni ev sahiplerimiz, bize kiracı olduğumuzu hiç hissettirmemişlerdi.Kardeşim bir ara onları dedesi ve anaannesi bile zannediyordu.Öyle bir şey olmadığını anlatmaya çalışınca bana inanmaz,koşup hemen annemlere sorardı.Onlar da bu bilgiyi düzeltme ihtiyacı hissetmezdi.İç organların yerini tamamıyla yanlış öğrettiğim günden beri bana inanmazdı zaten böyle konularda.Kardeşimle emsal yaştaki kuzen dalaşmışlar, burunları kanayarak gelmişlerdi yanımıza.Sofradaki herkes dalga geçmişti onlarla.Epey utandıklarını hatırlıyorum.O gün de öyle geçti... Ertesi sabah, herkes birbirine aynı haberi aktarıyordu: İstanbul'da büyük bir deprem olmuştu.İstanbul'da akrabası olan telefona sarılıyordu fakat hatlar kilitlenmişti.Orduluların yarısı gurbette yaşadığı için bu hatların kilitlenmesinde hemşehrilerimin büyük payı vardı.Uzun zamandır neredeyse hiç görüşmediğimiz amcamın vefat haberini aldık akşama doğru.Açık söyleyeyim ben amcamın öldüğüne çok üzülememiştim.Tanımıyordum ki adamı doğru düzgün.Herkes sus pus olmuştu.Annem babamın evde sigara içmesine hiçbir şey demedi.Bir de duyduk ki Firuzelerin kaldığı apartman da çökmüş!Akrabalarıyla beraber kalıyorlarmış,kendi evleriymiş.Büyük bir apartmanmış.Apartmanın adı:Yeşiller Apartman.Ben Firuzelerin soyisminin Yeşiller olduğunu o akşam öğrendim.Gözlerimde bir üzüm buğusu birikti.Saklamaya uğraşmadım.O üzüntü, dayımın bana araba sürmeyi öğretmesine kadar hiç azalmadı.
Güz güneşinden hüzünlü
İlk yazdan şendik
- S O N -
Kapı önü akşamları
Saksıda son sardunyalar...
Bayramlık entarilerini giymişti Firuze o gün. Ailesiyle beraber o günün lüks arabalarından sayılan Tempralarına biniyorlardı.Şehir içindeki fındık bahçelerinin yerinde şimdiki kadar otopark yoktu.Rahmetli Kamil Sönmez 'ah yine yeşillendi fındık dalları/acep n'olacak yarin halları' derken, Sezen Aksu bu dünyanın hak etmediği güzel şarkılarının birinde 'kıskanır rengini baharda yeşiller' diyordu.Bense az sonra, kırmızıyı tuttum kurallar benden deme bahanesiyle kırmızı Tempranın önüne yatmış vaziyetteydim.Firuze'nin babası ensemden tuttuğu gibi, 'n'apıyon lan Fehmi'nin sıpası!' diyerek dayımın Almanya'dan getirdiği Bayern Münşen formasının yakasını yırttığı an gözüm çukurda kalmış yeşil bir miskete takılmadan edemedi.Ama sizi temin ederim duygularım, Firuze'nin beni o halde görmesindense Tempranın tozluklarına yapışıp kalan inatçı bir kir olmayı tercih ediyordu.Bunu bir ben bilirim, bir de söylenmesi icap eden anlarda akledemediğim bir araba lafın kafamın içinde dönüp duran kasetleri bilir.(Yıllar sonra lise yıllarımda yarısını denizin rüzgarına ikram ettiğim sigaraları da şahit yazmamızda bir mahsur görmüyorum.)Firuze'nin annesi arabadan inip kocasını engellemeye çalışmasaydı yere o kadar sert düşmeyebilirdim. Firuze'nin babası patozun fındık kapçuğunu silkelediği gibi bir hışım ile ensemi bıraktığında, yere iki seksen uzanışımla eşzamanlı olarak meydana gelen depremin merkez üssünden,Firuze'nin yeşil gözlerini yakalamaya çalıştım.Ama beni arkadaşlarım kaldırdı yerden.Onları iteledim,erkeklik gururunu da kimseye bırakmıyordum.Henüz erkek olmamıştım,Marmara Depremi de olmamıştı.
Ah, ne kahraman ne cesur
Ne güzel çocuklardık!
Kanayan dizlerimi Bayern Münşen formasıyla kapatarak oturduğum yol kenarında, başımı aşağı eğmiştim.Sessiz sessiz akan gözyaşlarım yol kenarı oluklarında dünden kalmış kağıt gemileri yerinden oynattı oynatacaktı.Arkadaşlarım ise,anlamını idrak etmedikleri birtakım küfürler savurarak, Tempranın arkasından bağırıyor,benim intikamımı almaya çalışıyorlardı.Ne bilecektim Firuzelerin Ordu'dan İstanbul'a taşındıklarını.Hem zaten İstanbul neresiydi ki? İstanbul'un neresi olduğunu öğrendiğim zamanlar,Almanya'nın Boztepe'nin arkasında olmadığı öğrendiğim zamanlara denk düşüyordu.
İlk sevda ilk gözyaşları
Yolları gurbete bağlar
Eve girer girmez yırtık formayı fark eden külyutmaz anneme 'ben kavga etmedim ki' demiştim.Sonra olayın aslını öğrenince bir güzel ilenmişti adama!Bir dayak da evde yemiştim.Aslında o mahallenin ölçülerine göre benim yaptığım 'feşellik' yani yaramazlık bile sayılmazdı.Mesela Görkem,akşamları sapanla yarasa vurur sonra da onları eline alıp diğer çocukları korkuturdu.O babasından dayak yerdi hep ben de annemden.Anne dayağını baba dayağına yeğlerim elbette.O akşam küçük bir hadise daha yaşanmıştı.Ben ikisini birden ağzıma attığım şıpsevdi sakızlarını şişirip patlatırken, kardeşim de aynısını yapmaya çalışıyordu ama beceremiyordu.Mutfakta biriken çöpün dışarı atılması gerekiyordu.Benimle girdiği son yarışı kaybeden kardeşim,elime tutuşturulan dolu çöp poşetini alıp kendisi atmak isteyince gülerek karşıladık ama engel olmadık.Bir dakika sonra gökyüzünde 'ay'ı gören kardeşimin çığlık çığlığa 'ay görüldüüü ühühhü!ay görüldüü ühühhü!' diye bağırışını duyduk.Nasıl bir korkuysa artık!Kardeşim eve geldikten sonra evde geçen konuşmalardan, balkondan onu sakinleştirmeye çalışan,kardeşime ayın korkulacak bir şey olmadığını anlatan komşumuz Hatice Teyze'nin, Firuzelerin taşındığı evin ev sahibi olduğunu anlamıştım.Kiracılık ne demekti onu bilmiyordum tabi.Köyden şehire işi düşen bizim eve damlardı daima.Annem de onların bir an önce gitmesini isterdi.Ben de, bir misafiri sevdim mi gitmesin diye kapının önünde bile yatardım.Çünkü misafir varken sergilediğim marifetlerden en az birinin oklava yemeyi gerektirecek bir feşellik olduğunu annemin kaş göz işaretlerinden anlardım.Bunlardan en tehlikesizi, babamın 'afarım(aferin) yavrum afarım! diyen arkadaşları geldiği zaman, okuma yazmayı söktüğümü defter kalem getirerek ispatlama çabalarımdı.Annemin tadını kaçıracak başka bir şey yapmadıysam, genellikle hısım-yabancı ayırmadan bütün misafirlere,annemin her seferinde başka bir yere sakladığı aile albümünü gösterdiğimde böylelikle bunu başarırdım.
Ah,kaldırımlar biliyor
Bir devir muhteşemdik!
Bir Ağustos ayıydı.Yine gereğinden fazla kalabalık bir halde toplanan büyükler,peş peşe demlenen demliklerden içilen çaylar eşliğinde avluya toplanmış sohbet ediyorlardı.Hava sıcaktı.Bıyıklarımın yeni terlediği yaşa basmıştım.Okul olmadığı için hangi günün hangi günü takip ettiğini bilmiyordum.Dayım Almanya'dan gelmişti.Bana araba sürmeyi ne zaman öğreteceğini sorup duruyordum.Almanya'dan Ordu'ya kadar arabayla geldikleri için onu dünyadaki en iyi şoför sayıyordum.Öğretmenlere yapılan büyük zamdan beri babamın biriktirdiği paranın araba almaya değil ev almaya gideceğini öğrenince çok kızmıştım.Biz de kiracıydık.Allah razı olsun Batum göçmeni ev sahiplerimiz, bize kiracı olduğumuzu hiç hissettirmemişlerdi.Kardeşim bir ara onları dedesi ve anaannesi bile zannediyordu.Öyle bir şey olmadığını anlatmaya çalışınca bana inanmaz,koşup hemen annemlere sorardı.Onlar da bu bilgiyi düzeltme ihtiyacı hissetmezdi.İç organların yerini tamamıyla yanlış öğrettiğim günden beri bana inanmazdı zaten böyle konularda.Kardeşimle emsal yaştaki kuzen dalaşmışlar, burunları kanayarak gelmişlerdi yanımıza.Sofradaki herkes dalga geçmişti onlarla.Epey utandıklarını hatırlıyorum.O gün de öyle geçti... Ertesi sabah, herkes birbirine aynı haberi aktarıyordu: İstanbul'da büyük bir deprem olmuştu.İstanbul'da akrabası olan telefona sarılıyordu fakat hatlar kilitlenmişti.Orduluların yarısı gurbette yaşadığı için bu hatların kilitlenmesinde hemşehrilerimin büyük payı vardı.Uzun zamandır neredeyse hiç görüşmediğimiz amcamın vefat haberini aldık akşama doğru.Açık söyleyeyim ben amcamın öldüğüne çok üzülememiştim.Tanımıyordum ki adamı doğru düzgün.Herkes sus pus olmuştu.Annem babamın evde sigara içmesine hiçbir şey demedi.Bir de duyduk ki Firuzelerin kaldığı apartman da çökmüş!Akrabalarıyla beraber kalıyorlarmış,kendi evleriymiş.Büyük bir apartmanmış.Apartmanın adı:Yeşiller Apartman.Ben Firuzelerin soyisminin Yeşiller olduğunu o akşam öğrendim.Gözlerimde bir üzüm buğusu birikti.Saklamaya uğraşmadım.O üzüntü, dayımın bana araba sürmeyi öğretmesine kadar hiç azalmadı.
Güz güneşinden hüzünlü
İlk yazdan şendik
- S O N -
15 Temmuz 2016 Cuma
Saatin Camına Aksedenler
Mansour, önünden geçen Sıhhıye dolmuşunun penceresinden sarkan çocuğa gülümsedi. Gülerken yanakları dolgunlaştı. Ayın öteki yüzü gibi. İki senelik ömrü hayatında an itibariyle ilk defa bir siyahi ademoğluyla göz göze gelen küçük, bu jeste karşılık hayretle gamzelerini gösterdi genişçe. Annesi onu hayret makamından dolmuşun içine geri çekti. Dolmuşun şoför mahallinden Pamela Anderson'un 'Kısık Ateşte' şarkısı yükeslirken, asfalt mütevazi olmayan bir ateşte pişmekteydi. Mansour'un işportasındaki saatlere bir talipli çıktı. Mansour, Fransızca sömürülen bir ülkeden geldiği için talipli beyefendinin kusursuz İngilizcesi bir anlam ifade etmedi. Fakat Mansour'un Türkçesi hiç de fena değil. Sucu çocuklar ters ters baktılar bu alış-verişe. Güneş gittikçe yükselerek, insanların annacına annacına vuruyordu sıcağını. Mansour siftah yapmanın sevinciyle büyük gözlerini kocaman açarak şükrünü eda ederken, aşılı sokak köpeklerinin ve geçimsiz kadınların kucaklarında gezdirdiği kedilerin resmi geçidi ara vermeden devam etmekteydi.
Günlerden Cuma olduğunu kulağı ezanda olanlara hatırlatan yaşlı bir müezzin, pek de estetik olmayan bir sesle sala okumaya başladı. Okuldan kaçmış iki liseli el-ayak koordinasyonu barındırmayan şamatalı eğlenceleri arasında sakarlıkla bir genç kızın beyaz renk converse ayakkabılarını mahvettiler. Birden edeplenip sırayla özür dilediler kızdan. Kız başını hafifçe öne eğerek, suni bir tebessümle bunu sorun etmediğini belli eder etmez ayrıldı oradan. Saatçi Mansour'un yanıbaşında semtin delisi Raif bitti birden. Her Allah'ın günü tartı aletini kaldırımın dibine koyup beklerdi Deli Raif, mütemadiyen bisiklet yolundan yürüyenlere ağır küfürler ederek. Zabıtalar ona alışmışlardı, ellemiyorlardı. Mansour ise yeniydi bu muhitte, o sebepten biraz tedirgindi. Tabi Afrikalı fenotipi sayesinde çok stresli bir yapısı olmadığından durumuna göre rahat olduğu söylenebilirdi.
Palyaço kostümlü bir üniversite talebesi kaldığı yurdun taksitlerini karşılamak için broşür dağıtıyordu yoldan geçenlere. Bir seçim arabası seyyar amfiden açılan son ses parti marşlarıyla Kızılay Meydanı'nı fütüursuzca inletiyordu. Bu gürültünün kafelerde buluşup soğuk kahvelerini yudumlayan üniversite gençliğindeki karşılığı, bir zar sallamalık zaman diliminde edilmiş birkaç sinkaflı küfürden ibaretti. Bu vaziyet Mansour'a da pek seyirlik gelmemiş olacak ki, elindeki oyun küpüyle meşgul olmaya koyuldu. Her bir yüzün ortasındaki karedeki renklerin sabit kaldığını çözmüştü. Ankara'da insanların yüzünde de sabit ifade vardı ancak her yüz aynı renkti: Gri. Mansour bunu da görebilmişti. Sıcak aylarda artış gösteren flörtleşmelere paralel olarak satış grafiği selvi boylum al yazmalım ivmesini yakalayan Çiçekçi Sultan, dükkanın camına yaslanıp iki eli belinde uzaktan Deli Faik'e sataşmadı mıydı işlerin kesat gideceğine olan inanışını her geçen gün kavileştirecek idmanlar yapıyordu. Deli Faik de Sultan'ın kolundaki bilezikleri işaret edip - sen zenginsin demek istiyor - baş parmağıyla işaret parmağını birbirine sürterek Sultan'dan üç-beş sipali istiyordu. Gelip de terazisinde tartılanlardan ziyade böyle karnını doyuruyordu. Sultan'ın sadakası da zekatı da işte bu Deli Faik'e verdikleriydi.
Mansour acelesiz bir hareketle koluna konan sineği uzaklaştırırken saatine baktı, sonra diğer saatlerine. Namazın yaklaştığını fark edince işportayı toplayıp Senegal'den getirdiği kahverengi bavuluna yerleştirdi. Üç yıl önce Ankara'da özel bir üniversitenin tıp fakültesini burslu kazanarak buraya gelen Senegalli arkadaşları Moussa ve Moussa'nın nişanlısı Zalika ile bereber oturdukları apartman bir alt sokakta kalıyordu. Mansour apartmanın girişinde Kapııcı Tamer'le karşılaştı. Son kiranın zamanı geçeli bir hafta olmuştu. Mansour'un ailesi Dakar'da geçimini yerfıstığından yağ çıkarma işiyle temin ediyordu. Moussa'nın ailesi geçen yıla kadar babasının bir üniversitede tarih profesörü olduğu Tunus'ta ikamet ediyordu. Zalika'nın ailesi ise Senegal'de balıkçılık yapıyorlardı. Kapıcı Tamer'in imalı bakışlarını görmezden gelen Mansour iyice ısınan zile çöktü. Moussa kapıyı açtı. Mansour bavulu bıraktıktan sonra ikisi beraber çıktılar. Zalika ise içeride bir arkadaşının yardımıyla saçlarını rastalamakla meşguldü.
Daha çok Afrikalı Müslümanların başlarına taktıkları tarzda açık renk takkeleriyle Mansour ve Moussa on dakika sonra camideydiler. Caminin önüne dizili araçlardan arasında yarım saat evvel dolaşan seçim arabası da vardı ! Hutbenin konusu Ortadoğu'da önceki yıl Tunus'ta gerçekleşen Yasemin Devrimi'nin ardından diğer ülkelere yayılan ayaklanmalardı. Müslümanların birlik olmasının gerekliliğini bazı ayet ve hadislere dayandırarak anlatan imam efendi mevzuyu sosyal medyanın zararlarına getirdi. Mansour uyukluyordu, Moussa pürdikkat dinliyordu. Cemaatin kahir ekseriyetinin Mansour'dan pek farkı yoktu. İmam konuyu en son istikrarın önemine bağladı ve istikrar kelimesinin sık sık tekrar ediyordu. Moussa vaazın her kelimesini anlamıştı. Eskiden olsa buna sevinirdi ama şimdi sevinmemişti. Hokkayı andıran burnu körük gibi açılıp kapanıyordu. Moussa'nın babası Tunus'taki iç karışıklıklar sırasında bir kör kurşunla hayatını kaybetmişti. Babası Türkiye'den çok iyi bahsederdi, telefonlaştıkarında kendisini sorduğu kadar Türkiye'yi sorardı.
İmam cami için yardım talebinden bulunmadan önce dua edilmeye başlandı. Mousa bu dualara inanmıyordu. Duanın faydasına inanmasa camiye hiç gelmezdi lakin o, bu dualara inanmıyordu. Önceden böyle düşünmezdi ama yaklaşık bir yıldır onun için her şey alt-üst olmuştu. Yine de elini kaldırdı: "Allah'ım bütün Müslümanlara yardım et. Bizi, anamızı, babamızı ve affına muhtaç bütün müminleri affet. Yaptığımız ibadetleri dergah-ı ilahide makbul buyur. Yakında, uzakta, senin kıblene yönelmiş bütün inanan kardeşlerimizi Cennet'inde, Firdevs'inde buluştur..." Mansour rüyasında bütün saatleri satadursun Moussa düşünüyordu; Allah bütün Müslümanlara yardım eder miydi ? Bu dua anlamlı bir dua mıydı ? Dualar neden hep Cennet odaklı yapılıyordu ? Hem madem böyle zahmetsiz bir rahmet çok mümkün görülüyorsa o zaman neden bütün insanlar adına değil de yalnızca bütün inananlar adına dua ediliyordu ? Bütün bu ardı arkası kesilmeyen sorular ve Mansour'un uykusu iç ezan okunmaya başlayınca dağıldı. Veya dağılır gibi oldu.
Bir zabıta memuru, Mansour, Kapıcı Tamer, seçim arabasını kullanan adam ve Moussa aynı safta el bağladılar. Moussa'nın zihninde zaptedilemez sorular, namaz saatini aldırmadan başını saran, kapı dışarı edemediği kaygılar bas bas bağırıyordu. Esselamün aleyküm ve rahmetullah.
Günlerden Cuma olduğunu kulağı ezanda olanlara hatırlatan yaşlı bir müezzin, pek de estetik olmayan bir sesle sala okumaya başladı. Okuldan kaçmış iki liseli el-ayak koordinasyonu barındırmayan şamatalı eğlenceleri arasında sakarlıkla bir genç kızın beyaz renk converse ayakkabılarını mahvettiler. Birden edeplenip sırayla özür dilediler kızdan. Kız başını hafifçe öne eğerek, suni bir tebessümle bunu sorun etmediğini belli eder etmez ayrıldı oradan. Saatçi Mansour'un yanıbaşında semtin delisi Raif bitti birden. Her Allah'ın günü tartı aletini kaldırımın dibine koyup beklerdi Deli Raif, mütemadiyen bisiklet yolundan yürüyenlere ağır küfürler ederek. Zabıtalar ona alışmışlardı, ellemiyorlardı. Mansour ise yeniydi bu muhitte, o sebepten biraz tedirgindi. Tabi Afrikalı fenotipi sayesinde çok stresli bir yapısı olmadığından durumuna göre rahat olduğu söylenebilirdi.
Palyaço kostümlü bir üniversite talebesi kaldığı yurdun taksitlerini karşılamak için broşür dağıtıyordu yoldan geçenlere. Bir seçim arabası seyyar amfiden açılan son ses parti marşlarıyla Kızılay Meydanı'nı fütüursuzca inletiyordu. Bu gürültünün kafelerde buluşup soğuk kahvelerini yudumlayan üniversite gençliğindeki karşılığı, bir zar sallamalık zaman diliminde edilmiş birkaç sinkaflı küfürden ibaretti. Bu vaziyet Mansour'a da pek seyirlik gelmemiş olacak ki, elindeki oyun küpüyle meşgul olmaya koyuldu. Her bir yüzün ortasındaki karedeki renklerin sabit kaldığını çözmüştü. Ankara'da insanların yüzünde de sabit ifade vardı ancak her yüz aynı renkti: Gri. Mansour bunu da görebilmişti. Sıcak aylarda artış gösteren flörtleşmelere paralel olarak satış grafiği selvi boylum al yazmalım ivmesini yakalayan Çiçekçi Sultan, dükkanın camına yaslanıp iki eli belinde uzaktan Deli Faik'e sataşmadı mıydı işlerin kesat gideceğine olan inanışını her geçen gün kavileştirecek idmanlar yapıyordu. Deli Faik de Sultan'ın kolundaki bilezikleri işaret edip - sen zenginsin demek istiyor - baş parmağıyla işaret parmağını birbirine sürterek Sultan'dan üç-beş sipali istiyordu. Gelip de terazisinde tartılanlardan ziyade böyle karnını doyuruyordu. Sultan'ın sadakası da zekatı da işte bu Deli Faik'e verdikleriydi.
Mansour acelesiz bir hareketle koluna konan sineği uzaklaştırırken saatine baktı, sonra diğer saatlerine. Namazın yaklaştığını fark edince işportayı toplayıp Senegal'den getirdiği kahverengi bavuluna yerleştirdi. Üç yıl önce Ankara'da özel bir üniversitenin tıp fakültesini burslu kazanarak buraya gelen Senegalli arkadaşları Moussa ve Moussa'nın nişanlısı Zalika ile bereber oturdukları apartman bir alt sokakta kalıyordu. Mansour apartmanın girişinde Kapııcı Tamer'le karşılaştı. Son kiranın zamanı geçeli bir hafta olmuştu. Mansour'un ailesi Dakar'da geçimini yerfıstığından yağ çıkarma işiyle temin ediyordu. Moussa'nın ailesi geçen yıla kadar babasının bir üniversitede tarih profesörü olduğu Tunus'ta ikamet ediyordu. Zalika'nın ailesi ise Senegal'de balıkçılık yapıyorlardı. Kapıcı Tamer'in imalı bakışlarını görmezden gelen Mansour iyice ısınan zile çöktü. Moussa kapıyı açtı. Mansour bavulu bıraktıktan sonra ikisi beraber çıktılar. Zalika ise içeride bir arkadaşının yardımıyla saçlarını rastalamakla meşguldü.
Daha çok Afrikalı Müslümanların başlarına taktıkları tarzda açık renk takkeleriyle Mansour ve Moussa on dakika sonra camideydiler. Caminin önüne dizili araçlardan arasında yarım saat evvel dolaşan seçim arabası da vardı ! Hutbenin konusu Ortadoğu'da önceki yıl Tunus'ta gerçekleşen Yasemin Devrimi'nin ardından diğer ülkelere yayılan ayaklanmalardı. Müslümanların birlik olmasının gerekliliğini bazı ayet ve hadislere dayandırarak anlatan imam efendi mevzuyu sosyal medyanın zararlarına getirdi. Mansour uyukluyordu, Moussa pürdikkat dinliyordu. Cemaatin kahir ekseriyetinin Mansour'dan pek farkı yoktu. İmam konuyu en son istikrarın önemine bağladı ve istikrar kelimesinin sık sık tekrar ediyordu. Moussa vaazın her kelimesini anlamıştı. Eskiden olsa buna sevinirdi ama şimdi sevinmemişti. Hokkayı andıran burnu körük gibi açılıp kapanıyordu. Moussa'nın babası Tunus'taki iç karışıklıklar sırasında bir kör kurşunla hayatını kaybetmişti. Babası Türkiye'den çok iyi bahsederdi, telefonlaştıkarında kendisini sorduğu kadar Türkiye'yi sorardı.
İmam cami için yardım talebinden bulunmadan önce dua edilmeye başlandı. Mousa bu dualara inanmıyordu. Duanın faydasına inanmasa camiye hiç gelmezdi lakin o, bu dualara inanmıyordu. Önceden böyle düşünmezdi ama yaklaşık bir yıldır onun için her şey alt-üst olmuştu. Yine de elini kaldırdı: "Allah'ım bütün Müslümanlara yardım et. Bizi, anamızı, babamızı ve affına muhtaç bütün müminleri affet. Yaptığımız ibadetleri dergah-ı ilahide makbul buyur. Yakında, uzakta, senin kıblene yönelmiş bütün inanan kardeşlerimizi Cennet'inde, Firdevs'inde buluştur..." Mansour rüyasında bütün saatleri satadursun Moussa düşünüyordu; Allah bütün Müslümanlara yardım eder miydi ? Bu dua anlamlı bir dua mıydı ? Dualar neden hep Cennet odaklı yapılıyordu ? Hem madem böyle zahmetsiz bir rahmet çok mümkün görülüyorsa o zaman neden bütün insanlar adına değil de yalnızca bütün inananlar adına dua ediliyordu ? Bütün bu ardı arkası kesilmeyen sorular ve Mansour'un uykusu iç ezan okunmaya başlayınca dağıldı. Veya dağılır gibi oldu.
Bir zabıta memuru, Mansour, Kapıcı Tamer, seçim arabasını kullanan adam ve Moussa aynı safta el bağladılar. Moussa'nın zihninde zaptedilemez sorular, namaz saatini aldırmadan başını saran, kapı dışarı edemediği kaygılar bas bas bağırıyordu. Esselamün aleyküm ve rahmetullah.
13 Temmuz 2016 Çarşamba
İki Tekerlek Üç Şarkı
Saman yığınlarına yaslanmış köy çocuklarının akşama kadar tırpan sallamanın yorgunluğunu atmak için topladıkları karahindiba çiçeklerini üflediklerini görüyorum. Yüzlerine bakılırsa bu onlara yetiyor. Ben şehir çocuğuyum, biz de çocukluğumuzda bulaşık deterjanından baloncuk yapar, onu üfleyip peşinden koşardık. Bisikletim gidonuna bağladığım radyo sayesinde müzikten mahrum değilim şu an. 'Nazan Öncel-Gitme Kal Bu Şehirde' çalıyor. Şarkı beni mahzunlaştırıyor, başımı eğip ön tekerleğin dönüşünü seyrediyorum. Yüzüme sıçrayan küçük bir taş uyandırıyor beni. Bu sırada bir aksilik oluyor, bisikletin zinciri atıyor. İniyorum bisikletten.
Rahvan yürüyüşlü kahverengi bir eşek bacaklarını iki yana rahatça salmış yaşlı bir adamı taşıyarak geçiyor yanımdan. Selam veriyorum cevap alamıyorum. Dayım belki ağır işitiyordur, eşeğin adı da kesin 'Kadife'dir diyorum. Bir kirpi aceleyle önümden geçiyor. Ayağımla durduruyorum, kapatıyor hemen kafasını. Yağ bulaşmış ellerimle sevmeye çalışıyorum kirpiyi. Kirpinin neden kirpi olduğunu anlıyorum. Şarkı 'Grup Laçin-Bekar Gezelim' oldu az önce. Akşam soğuğu kollarımı ısırmaya başlıyor yavaştan. Aklıma kardeşim geliyor. Nedense onu hep iki yaşındaki haliyle hatırlıyorum. Dişleri ne güzeldi. Parmağımı ısırtırdım ona. Acıdığı halde sesimi çıkarmazdım. Ben de sevgimi böyle gösteriyordum işte.
Hiçbir şey ama hiçbir şey yalnız başıma tam randumanla keyif vermiyor. Tek başıma mutlu olsam, o mutluluğu paylaşamamak beni huzursuz ediyor. Birazdan yol yokuş aşağı uzanıyor, pedal çevirmeden süzülüyorum saçlarımı rüzgara bırakarak. Bir köpek fırlıyor önüme, cins bir köpek. Bir malikanenin önünden geçtiğimi fark ediyorum. Vites atıp hızlanmak zorunda kalıyorum kaçmak için. Karnımda boşluğa düşme hissi meydana geliyor.
Sezen Aksu ve Onno Tunç'un bestelediği 'Işık Doğu'dan Yükselir' yaşadığım orta düzeyde gerilimin kabasını alıyor şöyle bir. Radyonun başında kim olduğunu tahmin edebiliyorum artık. Ben de bir radyo kanalında tiyatro seslendirmeleri yaptım on bir yıl kadar. Stüdyoda bile alışamadım yalnız kalmaya. İçimde ne çok ses var ! Yıllardır onları bastırmak için uğraştım. Otuz sekiz yaşındayım. Evlendim, boşandım, en son da işten ayrıldım.
İnsanlar evlerine çekilmiştir artık. Ben şuradaki derede yıkanacağım. Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Gözünüzü kapatırsanız sevinirim. Bisikleti bağlasam mı ? Aman, kim çalacak burada !
Rahvan yürüyüşlü kahverengi bir eşek bacaklarını iki yana rahatça salmış yaşlı bir adamı taşıyarak geçiyor yanımdan. Selam veriyorum cevap alamıyorum. Dayım belki ağır işitiyordur, eşeğin adı da kesin 'Kadife'dir diyorum. Bir kirpi aceleyle önümden geçiyor. Ayağımla durduruyorum, kapatıyor hemen kafasını. Yağ bulaşmış ellerimle sevmeye çalışıyorum kirpiyi. Kirpinin neden kirpi olduğunu anlıyorum. Şarkı 'Grup Laçin-Bekar Gezelim' oldu az önce. Akşam soğuğu kollarımı ısırmaya başlıyor yavaştan. Aklıma kardeşim geliyor. Nedense onu hep iki yaşındaki haliyle hatırlıyorum. Dişleri ne güzeldi. Parmağımı ısırtırdım ona. Acıdığı halde sesimi çıkarmazdım. Ben de sevgimi böyle gösteriyordum işte.
Hiçbir şey ama hiçbir şey yalnız başıma tam randumanla keyif vermiyor. Tek başıma mutlu olsam, o mutluluğu paylaşamamak beni huzursuz ediyor. Birazdan yol yokuş aşağı uzanıyor, pedal çevirmeden süzülüyorum saçlarımı rüzgara bırakarak. Bir köpek fırlıyor önüme, cins bir köpek. Bir malikanenin önünden geçtiğimi fark ediyorum. Vites atıp hızlanmak zorunda kalıyorum kaçmak için. Karnımda boşluğa düşme hissi meydana geliyor.
Sezen Aksu ve Onno Tunç'un bestelediği 'Işık Doğu'dan Yükselir' yaşadığım orta düzeyde gerilimin kabasını alıyor şöyle bir. Radyonun başında kim olduğunu tahmin edebiliyorum artık. Ben de bir radyo kanalında tiyatro seslendirmeleri yaptım on bir yıl kadar. Stüdyoda bile alışamadım yalnız kalmaya. İçimde ne çok ses var ! Yıllardır onları bastırmak için uğraştım. Otuz sekiz yaşındayım. Evlendim, boşandım, en son da işten ayrıldım.
İnsanlar evlerine çekilmiştir artık. Ben şuradaki derede yıkanacağım. Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Gözünüzü kapatırsanız sevinirim. Bisikleti bağlasam mı ? Aman, kim çalacak burada !
9 Temmuz 2016 Cumartesi
Şair Burada Gönderden İndirilen Bayrağa Sesleniyor
Biz şanlı tarihimizle böbürlenirken her geçen gün daha da kimliğimizi kaybederek, Srebrenista'da hayatını kaybeden kurbanların kimlikleri teşhis deilmeye devam ediyordu. Bu böbürlenenlerin çoğunun tarihteki yeri civelek taburu ya neyse. Filistin'de 10 yaşında bir kız çocuğu ( Janna Jihad ), anlamadan dinlemeden domuzları vurur gibi adam indiren İsrail askerlerinin kuşattığı sokaklarda gazetecilik savaşı verirken buralarda gerçekleri dillendirmek maaşsız kalmak gibi korkunç tehlikeler içeriyordu (!) İngiltere'de Irak Savaşı'nın günah çıkartma ayinleri başlamıştı, samimiyetlerini ölçecek değilim, bizde ise dünkü günahlarla bugünkü sevaplar birbirine karışmıştı.
Kel bir adamın daha ölmeden badem gözlü yapıldığı hızlı ve yanıltıcı zamanlardı bunlar. Uygurların Rabia Kadir'i kadar erkek olan yok muydu içimizde ? Hiç mi kalmamıştı ? Hepsi 93 Harbi'nde, Balkan Savaşı'nda, Cihan Harbi'nde, İstiklal Mücadelesi'nde elimizden çıktı mı onların ? Ben buna inanmak istemiyorum. Fakat testlerimizden pozitif sonuçlar çıkmıyor. Bana Türklerden kurulu bir ordu verin size NATO'dan nasıl çıkılamayacağını göstereyim ! Mesela yani.
Ruhumuzun başına çuval geçirilmişti. Önümüzü göremiyorduk. Atlarımıza su vermek için yeni ülkeler aradığımız zamanlar çoktan bitmişti. Çoktan şimdilerde, 'besili atlar hazırlayın' emrinden sadece at yetiştirmeyi anlayan adamların yetiştirdiklerine küspe yetiştiremiyorduk. Hani bazen telefonunuzu açmayan birine kızar da telefonu duvarda parçalamak istersiniz ya, hah, işte öyle. Laf anlattığınız kişinin iletişim kanalına ulaşılamıyor. Betondan binalar insanların kafasını kalınlaştırıyor olabilir mi ? Ya da 6 ayda bir üzerinden rant sağlanan yamalı asfaltlar gibi üzerimizden geçen silindirler mi bizi böyle paspas ettiler ?
Hep geçmiş zamanlı cümleler kurdum çünkü bütün bu soytarılıklar -Moğol İstilası nasıl son bulduysa- öyle ya da böyle bitecek. Peki biz sonrasında millet olarak hala var olacak mıyız ? Akıl dolu bir çözüm önermeyeceğim : Dolu apartmanların yıkılıp yerine meyvesi bol ağaçların dikildiği bir dünya hayal ediyorum. Akıl dolu bir çözüm öneriyorum : Bu metruk medeniyetin coğrafyasına ağaçlar dikilmeli ve onlar betonları delmeli; beton binaların, mafyavari adamların iş makinelerinin, aptal tabelaların, besmelesiz işlerin içinden geçip büyümelidir. Rasulullah şöyle buyurur : "Kıyametin koptuğunu görseniz ve elinizde bir fidan olsa, o fidanı dikiniz." Diri diri toprağa gömülen bir medeniyet, hangi suçtan ötürü öldürüldüğünü soracağı zaman muhtemelen nükte yapamayacağız ama ben şimdi yapıyorum. Anadolu'nun iyi yanlarını almalıyız, derhal !
2 Mayıs 2016 Pazartesi
Başaşağı Hayatlar
Kendini ailesinin ezeli ve ebedi başkanı olarak addeden babaya karşı, anne ve iki kızı seyretmek istedikleri diziyi açtırmak için baş başa vermişler,babanın gözlerine bakarak yıldırma politikası izliyorlardı.Şakalaşmaların, sataşmaların başını çeken büyük kızdı. Baba, gözünü kırpmadan, başını çevirmeden hareketsiz ve sessiz maça odaklanmıştı. Uzatma dakikalarının dolmasına karşın, başa baş bir çekişmenin yaşandığı maçta son düdük çalmıyordu bir türlü. Anneyle kızların, bugün sezon finalini oynayan dizileri başlayalı yarım saat olmuştu. Baba, maçın heyecanı başına vurdukça televizyonun sesini açıyordu. Daha geçen gün,sivilceleri yeni baş vermiş, ergenlik çağının başlarındaki bir oğlan yüksek sesle gitar çalıyor diye komşunun kapısına dayanmayı biliyordu ama ! Bunu kendisine hatırlatsan 'o başka bu başka' deyip başından savardı seni. Belki de bir baş hareketiyle geçiştirir veya konuşmadan boş boş bakardı sadece bilmiyorum. Böyle heriflerle baş olunmaz bilirsiniz. Hep haklı çıkar, insanı bezdirip başlarını kurtarırlar.
Baba, televizyona yakın olan koltukta tek başına oturuyordu. Anne ortada olmak üzere öbür koltukta oturan diğer üçü, birbirlerinden habersiz, gözleri dalmış, sıkıntıdan başörtülerini kemirme raddesine gelmişlerdi. Küçük kız Hanife bekar, büyük kız Habibe başı bağlıydı. Köyden eli iş tutan bir oğlanla baş göz etmişlerdi. Başta itiraz etti ama sonra büyüklerinin kararına baş eğip razı göründü.Ağırbaşlı çocuk diyorlardı nişanlandığı oğlan için. Askerden dönsün hele tanırdı kocasının huyunu suyunu o da herhalde. Başına çorap örecek değildi ya ailesi.
Spikerin 've gooool !' diye ünlemesi, Kayabaş Ailesinin başına kara bir duman olup çökmüştü. Baba Kayabaş'ın, ailesinden daha fazla değer verdiği, canla başla desteklediği takım son saniyelerde gol yemişti. Erol Kayabaş,öfkesinden kumandayı eline alıp başına çaldı. Başörtülerinin ucunu geveleye geveleye kızların başı açıldı. Derbi maçlarının olduğu günler başına gelmedik iş kalmayan kumandanın pillerinden birisi, Habibe'nin ayağına geldi.Habibe, ayağı acımış ayağına yatıp, numaradan yaygara kopardı. Sonra şamatadan istifade, kumandaya doğru hareketlendi. Yaşı daha on beş Habibe'nin, bakmayın nişanlı olduğuna.Hanife de öbür baştan sıçrayıp ayak altındaki pilleri topladı. Fethiye Hanım ise, bu aile içi başkaldırıya girdiği küçük gülme kriziyle arka çıktı. Fethiye Hanım nedense, en neşeli hallerinde bile şöyle katıla katıla, uzun uzun gülmezdi.Dişleri görünecek olsa utanırdı kadın kendi evinde bile.
* * *
Fethiye Hanım'ın çekingen kahkahası söndüğünde, sanki kızların başından kaynar sular dökülmüşltü. Ayarsız orospu çocuğu Erol Büyükbaş, iki saattir osurup yayıldığı mevzisini bırakmış ve havaya kaldırdığı ayağının topuğu ile karısının karnına karnına indiriyordu. Ayağa kalksa, kocasının cüssesinin yarısı etmeyen kadıncağız, başını belaya sokan şeyin ne olduğunu bilmeden dayak yemeye başlamıştı.Moskof'un çekip çıkarttığı itoğlu it, öyle bir kontrolden çıkmıştı ki, gerilip indirdiği her tekmede bundan haz alırmış gibi başını sallıyordu bir de. Fethiye Kadın'ın soluğu kesilmişti ama Erol dayağa devam ediyordu. Adamın başucu kitabı, 'nitelikli orospu çocuğu olmanın incelikleri' idi çünkü. Hanife'nin krakerden zayıf kollarında genetik babasını engellemeye yetecek kuvvet yoktu ki ! Yine de adamın kollarına asılmış, annesinin kurtarmaya çalışıyordu.
Ayakların direncinden odadaki halı yerinden kaymıştı ve toplanmıştı. Fethiye Hanım daha iki gün önce pataklayıp silkmişti bu halının tozlarını kızlarıyla birlikte.Bu sırada hala bangır bangır çalan televizyonda, dönemin iktidar partisinin yarın yapacağı bir mitingin reklamında, Başbakan'ın eski mitinglerinden bir kesit gösteriliyordu: "Biz zibil zilyon vatandaşımızın ali menfaatleri içün, bu yolda başımızı vermeye hazırız hazır !" Bu reklama iyi para verilmişti, birazdan reklam başa sardı.İki defa daha olacaktı bu.
Erol'un dirsek darbesiyle yere yığılan Hanife'nin başı zonkluyordu. Erol bir kere ayaklandı mı geri oturmak bilmeyen bir amigo gibi kendisini hayvanlığa vermişti. Fethiye, elleriyle başını, dizleriyle karnını korumaya çalışıyordu. Sonra her şey durdu.
Şiddetli bir ses yankılandı duvarlarda. Başbakan sus pus oldu. Kavgaya kulak kabartan konu komşu başlarını geri çekti korkuyla.LCD ekran televizyonun camları saçıldı halıya ve koltuklara. Bir cam kesiği perdeyi delip geçti, kimse görmedi...
Habibe az önce babasının annesine saldırdığını görünce ana-babasının yatak odasına yönelmişti. Maç kazanılsaydı maganda usülü kurşun atma işini görecek olan tabanca, baş yastığının altındaki yerinde değildi şimdi. Habibe, babasının ruhsatsız silahı elinde, Erol'un karşısına ruh gibi dikilmişti. Aynen onun gibi konuşmadan ve gülmeden duruyordu. Tekrar patladı silah. Kurşun, doğrudan Erol'un sol ayağını hedef
aldı.
Hanife ilk silah sesinde bayılmıştı. Başı, boynunu taşımaya daha fazla güç yetirememişti.
Habibe, 'Yalnız Efe' gibi mehabet kazanmıştı. Hani şu, altı yaşında halasından'azıcık aşım kaygısız başım' demeyi öğrenen Habibe! Hani şu; bulaşıkla temizlik arasında geçen, bir ayakçı kadar değer gördüğü hayatını, başka bir evin içine taşımakla kaderinin değişeceğini zanneden, on beş yaşındaki Habibe! Kendi hayatının normaline göre, erkek çocuk doğurmakla mükellefti. Şu an ise bilinmezlere gebeydi.
Erol, vicdanındaki gediklerden değil ama ayağına saplanan kurşunun ağırlığından devrildi yere. Ve son bir kez daha patladı silah, yüz elli beş çevrilirken külüne muhtaç olunan komşuların telefonlarından.
'Yaprak Dökümü', Kayabaş Ailesinin evine uğramıştı o akşam.
- S O N -
Baba, televizyona yakın olan koltukta tek başına oturuyordu. Anne ortada olmak üzere öbür koltukta oturan diğer üçü, birbirlerinden habersiz, gözleri dalmış, sıkıntıdan başörtülerini kemirme raddesine gelmişlerdi. Küçük kız Hanife bekar, büyük kız Habibe başı bağlıydı. Köyden eli iş tutan bir oğlanla baş göz etmişlerdi. Başta itiraz etti ama sonra büyüklerinin kararına baş eğip razı göründü.Ağırbaşlı çocuk diyorlardı nişanlandığı oğlan için. Askerden dönsün hele tanırdı kocasının huyunu suyunu o da herhalde. Başına çorap örecek değildi ya ailesi.
Spikerin 've gooool !' diye ünlemesi, Kayabaş Ailesinin başına kara bir duman olup çökmüştü. Baba Kayabaş'ın, ailesinden daha fazla değer verdiği, canla başla desteklediği takım son saniyelerde gol yemişti. Erol Kayabaş,öfkesinden kumandayı eline alıp başına çaldı. Başörtülerinin ucunu geveleye geveleye kızların başı açıldı. Derbi maçlarının olduğu günler başına gelmedik iş kalmayan kumandanın pillerinden birisi, Habibe'nin ayağına geldi.Habibe, ayağı acımış ayağına yatıp, numaradan yaygara kopardı. Sonra şamatadan istifade, kumandaya doğru hareketlendi. Yaşı daha on beş Habibe'nin, bakmayın nişanlı olduğuna.Hanife de öbür baştan sıçrayıp ayak altındaki pilleri topladı. Fethiye Hanım ise, bu aile içi başkaldırıya girdiği küçük gülme kriziyle arka çıktı. Fethiye Hanım nedense, en neşeli hallerinde bile şöyle katıla katıla, uzun uzun gülmezdi.Dişleri görünecek olsa utanırdı kadın kendi evinde bile.
* * *
Fethiye Hanım'ın çekingen kahkahası söndüğünde, sanki kızların başından kaynar sular dökülmüşltü. Ayarsız orospu çocuğu Erol Büyükbaş, iki saattir osurup yayıldığı mevzisini bırakmış ve havaya kaldırdığı ayağının topuğu ile karısının karnına karnına indiriyordu. Ayağa kalksa, kocasının cüssesinin yarısı etmeyen kadıncağız, başını belaya sokan şeyin ne olduğunu bilmeden dayak yemeye başlamıştı.Moskof'un çekip çıkarttığı itoğlu it, öyle bir kontrolden çıkmıştı ki, gerilip indirdiği her tekmede bundan haz alırmış gibi başını sallıyordu bir de. Fethiye Kadın'ın soluğu kesilmişti ama Erol dayağa devam ediyordu. Adamın başucu kitabı, 'nitelikli orospu çocuğu olmanın incelikleri' idi çünkü. Hanife'nin krakerden zayıf kollarında genetik babasını engellemeye yetecek kuvvet yoktu ki ! Yine de adamın kollarına asılmış, annesinin kurtarmaya çalışıyordu.
Ayakların direncinden odadaki halı yerinden kaymıştı ve toplanmıştı. Fethiye Hanım daha iki gün önce pataklayıp silkmişti bu halının tozlarını kızlarıyla birlikte.Bu sırada hala bangır bangır çalan televizyonda, dönemin iktidar partisinin yarın yapacağı bir mitingin reklamında, Başbakan'ın eski mitinglerinden bir kesit gösteriliyordu: "Biz zibil zilyon vatandaşımızın ali menfaatleri içün, bu yolda başımızı vermeye hazırız hazır !" Bu reklama iyi para verilmişti, birazdan reklam başa sardı.İki defa daha olacaktı bu.
Erol'un dirsek darbesiyle yere yığılan Hanife'nin başı zonkluyordu. Erol bir kere ayaklandı mı geri oturmak bilmeyen bir amigo gibi kendisini hayvanlığa vermişti. Fethiye, elleriyle başını, dizleriyle karnını korumaya çalışıyordu. Sonra her şey durdu.
Şiddetli bir ses yankılandı duvarlarda. Başbakan sus pus oldu. Kavgaya kulak kabartan konu komşu başlarını geri çekti korkuyla.LCD ekran televizyonun camları saçıldı halıya ve koltuklara. Bir cam kesiği perdeyi delip geçti, kimse görmedi...
Habibe az önce babasının annesine saldırdığını görünce ana-babasının yatak odasına yönelmişti. Maç kazanılsaydı maganda usülü kurşun atma işini görecek olan tabanca, baş yastığının altındaki yerinde değildi şimdi. Habibe, babasının ruhsatsız silahı elinde, Erol'un karşısına ruh gibi dikilmişti. Aynen onun gibi konuşmadan ve gülmeden duruyordu. Tekrar patladı silah. Kurşun, doğrudan Erol'un sol ayağını hedef
aldı.
Hanife ilk silah sesinde bayılmıştı. Başı, boynunu taşımaya daha fazla güç yetirememişti.
Habibe, 'Yalnız Efe' gibi mehabet kazanmıştı. Hani şu, altı yaşında halasından'azıcık aşım kaygısız başım' demeyi öğrenen Habibe! Hani şu; bulaşıkla temizlik arasında geçen, bir ayakçı kadar değer gördüğü hayatını, başka bir evin içine taşımakla kaderinin değişeceğini zanneden, on beş yaşındaki Habibe! Kendi hayatının normaline göre, erkek çocuk doğurmakla mükellefti. Şu an ise bilinmezlere gebeydi.
Erol, vicdanındaki gediklerden değil ama ayağına saplanan kurşunun ağırlığından devrildi yere. Ve son bir kez daha patladı silah, yüz elli beş çevrilirken külüne muhtaç olunan komşuların telefonlarından.
'Yaprak Dökümü', Kayabaş Ailesinin evine uğramıştı o akşam.
- S O N -
28 Nisan 2016 Perşembe
Göğercin Uçuverdi - 1
"Hiç kafanızın içinde çalıp duran bir şarkı,sizi yerden yere çarptı mı ?"
Ödünç kalemler ile yazılan yarım öyküler...
Cümbüşkenar denilen muhit;evleri cumbalı, merdivenleri boyalı,lambaları isli,kızları işveli,balaları neşveli bir muhittir.Göğercin, tapadak tupadak taklalarla her gün baştan başa dolandığından, her karışını,her kulacını,her endazesini bilir buranın. İşi gereği herkesin adresini ezbere söyler. Her hanenin ayrı bir hikayesi olduğunu da bilir ama bunu dillendirmez, kendine saklar.
Göğercin'in postacılık sanatını icrası çok seyirli bir şeydir anlayacağınız.Yalnız şansınıza küsün. Bugün, Göğercin'in emekli olmadan önce çalıştığı son gün. Bu yılların kartlaştıramadığı Göğercin, son defa kartpostal dağıtacak.Şu an kafasındaki teybin içinden yükselen şarkıya eşlik eden taklalar;ne bozuk atan havaya ne gök gürlemelerine ne de kaygan zemine aldırıyor.Döne döne göğeriyor,bildiği işi yapıyor sadece.
- Göğercin Abbas -
* * *
Göğercinlere Sitem, Sahne No:8, Mekan:Cümbüşkenar
(Merdivende Monolog)
- Kirli sepeti gibi doldum. Nah, burama kadar geldi. ( Parmağını göbek deliğine sokar ve içine kaçan pamukları çıkarır.)Pipetsiz bir meyve suyu gibi ertelendim. ( Her biri farklı renklere boyalı basamaklarda, dikkatlice bir aşağı bir yukarı yürür. )Ne zamandır görüşememiştik.Biliyorum benim için de kanat çırpıyorsunuz ama öyleyse neden kendimi bir hapishanedeymiş gibi hissediyorum.Beni seviyorsanız gerçekten, alın çıkarın bu amına koyduğumun yerinden ! ( Merdivenin korkuluklarına vuracakmış gibi yapar ve ellerini çekip başının üstüne koyar.)Haberci kardeşlerim, göğe erici kardeşlerim ! Sorarım, nasıl birbirimizin kardeşi olabiliriz yeterince haberleşmeden? Neyse, bu soruyu boş verin.Söyleyin,siz içinizdeki mutluluğu paylaşmadığınızda nasıl kıvranmazsınız durduğunuz yerde ?
(Susamlarla merdivende durmaya ikna edilen bir grup güvercin el çırpmayla korkutulur ve göğercinler kaçışırlar.) Ne olur gitmeyin en sevdiklerim ! Durun biraz daha halleşelim.Kızgın mısınız yoksa ? Acı bir çekirdek içi vereyim size de ödeşelim ! Öyle ödeşilmez diyorsanız buyrun güreşelim ! ( Pehlivanların yaptığı ısınma hareketlerini yapar ve şiir okumaya başlar. )
(Susamlarla merdivende durmaya ikna edilen bir grup güvercin el çırpmayla korkutulur ve göğercinler kaçışırlar.) Ne olur gitmeyin en sevdiklerim ! Durun biraz daha halleşelim.Kızgın mısınız yoksa ? Acı bir çekirdek içi vereyim size de ödeşelim ! Öyle ödeşilmez diyorsanız buyrun güreşelim ! ( Pehlivanların yaptığı ısınma hareketlerini yapar ve şiir okumaya başlar. )
Ödünç kalemler ile yazılan yarım öyküler...
Bizim evin çatısına hep göğercinler tüner
El adama hem türkü yakar, hem yüzüne güler
Şu trafik açılsa, iyileşir mi Schumacher ?
Yönetmen : T-a-m-a-m ! K-e-s-t-i-k !
Bu sahne, ancak on bir günün sonunda, yirmi sekizinci seferde doğru dürüst çekilebilmişti.Göğercinleri toplamanın zorluğu ve bunaltıcı sıcaklığa ek olarak çekimlerin Ramazan ayına denk gelmesi gibi sebepler işi uzatmıştı ama değmişti. Buna set ekibi kadar sevinen, Cümbüşkenar'ın postacısı Göğercin Abbas oldu. Gelgelelim, onlar bu filmi bazı beklenmedik sebeplerden ötürü tamamlayamadılar. Biz onları orada bırakıyoruz. İşimiz onlarla değil. Merdivenin soğuğu hararetimizi almadan, Göğercin Abbas'ın hikayesinden bahsedelim yavaş yavaş.
* * *
Abbas, postacılık işini sanatkarlğa çevirmiş güzel bir abimizdir. Şekspir hesabı, siparişle şiir yazıyormuşçasına dağıtır zarfları sahiplerine. Bir de adının 'göğercin'e çıkmasına sebep, posta dağıtırken takla atmak gibi bir huyu vardır.Cümbüşkenar'da bunu yadırgayan kimse kalmamıştır gerçi ama yabancılar soracak olursa : " Ben kafamın içindeki melodiye eşlik ediyorum.Taklacı göğercinlerden alıştım. Beni postacılıkla tavzif edenler de onlardır. İnanmazsanız gerdanıma sorun." tadında cevaplar verir.İnsanın içini delen yeşil bakışlarıyla bir zarfın içinde yazanları, mazrufunu açmadan bildiğine inananların sayısı hiç de az değildir.Bu insanlar Kargo Kültü'ne inananlardan az değiller, emin olabilirsiniz. Kargo Kültü'nün ne olduğuna daha sonra geleceğiz. Bakın, çok enteresan.
Cümbüşkenar denilen muhit;evleri cumbalı, merdivenleri boyalı,lambaları isli,kızları işveli,balaları neşveli bir muhittir.Göğercin, tapadak tupadak taklalarla her gün baştan başa dolandığından, her karışını,her kulacını,her endazesini bilir buranın. İşi gereği herkesin adresini ezbere söyler. Her hanenin ayrı bir hikayesi olduğunu da bilir ama bunu dillendirmez, kendine saklar.
Göğercin'in postacılık sanatını icrası çok seyirli bir şeydir anlayacağınız.Yalnız şansınıza küsün. Bugün, Göğercin'in emekli olmadan önce çalıştığı son gün. Bu yılların kartlaştıramadığı Göğercin, son defa kartpostal dağıtacak.Şu an kafasındaki teybin içinden yükselen şarkıya eşlik eden taklalar;ne bozuk atan havaya ne gök gürlemelerine ne de kaygan zemine aldırıyor.Döne döne göğeriyor,bildiği işi yapıyor sadece.
Göğercin merkez-kaç kuvvetini takatten düşürmeden yolluyordu mektupları taklaların arasından. Sanki mektup yollamıyordu da vites atıyordu yahut usta bir pokerci edasıyla elinin tersiyle kartları kesiyordu.Yol üstünde denk geldiği bir mahalle maçında rövaşatayla bir gol attı.Mahalledeki tüm eski apartumanlar,yükselen alkışların şiddetinden yerle yeksan oldu.Garip,güleç fakat içten bir selam çakma arzusu yanıyordu içinde hala bu dünyaya karşı.İleride iki kardeş birbirlerine girmişler, karşılıklı canlarını yakıyorlardı.Dert değil, bir taklalık işleri vardı.Geçti ortalarından ve bir Sadri Alışık selamı verdi Göğercin, en muzip haliyle.Son mesaisi oldukça yoğun geçiyordu. Göğercin için postaları ulaştırmak, posta kutularına bırakmak yeterli değildi. Postaların alıcılarını bulmaya çalışırdı mesela.Göğercin, Mukaddes Hanım'ı bulduğunda canı çok sıkıldı.Getirdiği mektupta, kibar bir üslupla işten atıldığı yazıyordu. Terzi Mukaddes'in kocası Buldozer Sezer, kumar belasına satıp savmıştı malı mülkü.Son zamanlarda da karısını döver olmuştu hergele.Yüzündeki morluklardan mütevellit işe gidemeyen Mukaddes, işinden olmuştu yani.Cümbüşkenar dediysek, Cennetmekan demedik.Mesai bitti.
* * *
Göğercin, Cümbüşkenar'ın çöplerinin yığılı olduğu arazide kendisine güzel bir oturak yapmış, mektup yazmakla iştigal ediyordu.Postacılar da mektup yazar.Ne sandınız! Hava karardığı için ışığa ihtiyaç duydu bir ara. Çakmak gözlerinin feri de sönmeye başlamıştı. Motorunu ebediyyen sessize aldığı Buldozer'in tepesinden kalkıp arandı şöyle bir.İlkin kendi ceplerine sonra Sezer'in ceplerine baktı.Sezer'in izbe yerlerde parti atarken kullandığı el fenerini fark edip aldı iç cepten. Kartal ve Pendik, yazdık yazdık sildik... Göğercin iyice kevaşe olan kağıdı avucunda buruşturdu.Kırış kırış ettiği kağıdı parçalayıp Buldozer'in uygun boşluklarına monte etti. Buldozer'in deposunu, her daim cebinde gezdirdiği konyakla bir güzel fulledikten sonra kağıt parçalarını ateşe verdi.Göğercin'in posta işini ciddiye aldığını daha önce söylemiştim size. Daha iyi gösteriler yapmıştı gerçi ama bu da postacılık kariyeri için iyi bir jübile sayılırdı.Mektubunu yazamasa da, elleri dert görmesin, bir postalama işlemini daha başarıyla yerine getirmişti. Göğercin,emekli ikramiyesiyle dünya turu yapmayı planlıyordu.Birden ya bu planını hatırladı ya da Buldozer'in lastikleri koku yaptı,ayağa fırladı ve çöplüğü horozlarına terk edip gitti.
Göğercin'in gözlerinin feri canlanmıştı, gençliğindeki gibi.Ablamız, ciğerimiz Sezen Aksu'nun, Göğercin Abimiz için Erkek Güzeli şarkısını söylediği yıllardaki gibi.İçinde bir ateş uyanmıştı. Ve öyle bir esnemişti ki, dünyayı yutabilecek kadar açmıştı ağzını.Hele bir yarın olsun da o zaman görün siz.
Göğercin'in gözlerinin feri canlanmıştı, gençliğindeki gibi.Ablamız, ciğerimiz Sezen Aksu'nun, Göğercin Abimiz için Erkek Güzeli şarkısını söylediği yıllardaki gibi.İçinde bir ateş uyanmıştı. Ve öyle bir esnemişti ki, dünyayı yutabilecek kadar açmıştı ağzını.Hele bir yarın olsun da o zaman görün siz.
* * *
24 Nisan 2016 Pazar
Yalaz Sıraya Girmez
Bir çocuğun üstünü aradılar, üzerinde silah var mı diye bakmak için. Hangi savaş çeşidi bunu anlamlı hale getirebilir ki ? Sonra o çocuğa tecavüz ettiler. Hangi büyük merhamet bunu affedebilir ki ? Daha sonra çocuğun ailesine pay verdiler, susturmak için. Bu hepsinden kötüsüydü. Bu var ya bu, hepsinden daha kötüsüydü !
İşte yaşadığımız çağ böylesine ruhu emilmiş, suyunu çekmiş bir çağ. Goncalozların sardığı hongullamış bir çağ. Bir feta, bir delikanlı lazım ki buna yüreğini sapan yaparak ağlamalı. Bense şimdi, elime makul bir çıra almak istiyorum ve saf gönülleri ferahlatmak için doğru hedefleri yakabilmeyi diliyorum. Hemen burada gözümüzün önünde yanmalılar! Çünkü bazı haksızlıklar yaşandı...
Benlikler, sakız gibi şişiyor ve patlıyor. Tadı çabucak kaçan şekerli sakızlar... Her yere patlayan benliklerin irinleri bulaşmış. Kendi panzehirini bulmanın zevkini tatmak için zehir içenlerin dünyasındayız. Mikroplarla ittifak içinde acımasız bir ilaç piyasası da cabası. Televizyonlar çoktandır renkli, elma şekeri artık pek tüketilmiyor, grafiti güzel bir sanat ve zamanın ruhu siyah-beyaz. Size de öyle gelmiyor mu ? Ah, belki birden çok doğru vardır. Kendimizi kandırıyoruz sabah-öğle-ikindi-akşam-yatsı. Ben yatsıyla sabah arasında biraz sahicileşiyorum. Geçip giden mayıs böceklerinin parıltısıyla aydınlanmaya kalkıyoruz. Çoğu zaman o ışıkların söndüğünü bile kabul etmeden uyur-gezer bir hayat yaşıyoruz. Her şey kabul meselesi.
İsyan etmenin karizması kalmadı çok. Oysa itaat edip kurtulmayı masum bulmamıştı bazılarımız. Kırıcı olmak istemem o yüzden, ben yakma taraftarıyım. Birbirinin ağzındaki sakızdan iğrenmeyenlerin düzeni yakılarak dezenfekte edilmeli. Ev sahiplerine acımıyorum. Zira ev sahibiyim diye gezinenlerin hiçbiri ev sahibi olamaz. Kiracıyım diye alçak gönüllü olmayacağım, herkes kiracı. Mal da yalan mülk de yalan, hani bunun ilk sahibi ? Böyle miydi ? Madem öyle, olimpiyat ateşlerinden daha alımlı sabotaj yalımları yalazlanmalı. Bunun gençlikte görülen saman alevlerinden olmadığı inancındayım. Enver Paşa ve Süleyman Asgari geldi aklıma... Dikkat !
Rahat ! Hem, ömre sığmayan gençlik heveslerinin olması mümkündür. Bunu söylemek için ölmüş olmak falan gerekmez. Nereden çıkartıyorsuzunuz ki böyle şeyleri ? Bunu sizin mi sormanız gerekiyordu ? Özür dilerim.
Allah diyen bukalemunların rengini takip etmekten daha kolaydır çirkin bir kargaya kulak vermek. O bazılarımız olmayan bazıları, onun anlattığı şeyde bir mana olabileceğine bile ihtimal vermezler. Ne kadar yazık ediyorlar ! Anlatılmayanlardaki manayı keşfedenler ise anlatılanları idrak edenlerden daha ziyade saygıyı hak ediyorlar. Allahım, ne gizli saklı, dikkat çekmeyen yolcuların vardır senin ! 'Nereden alıp nereye getirdin' diyeceksiniz biliyorum. Ama bunu bilmek bana lafı bağlamak için imkan verdiği halde ellemeyeceğim hiç. Nasıl olsa bir gün bunu da yakacağım. Hahaha ! Gülmemi tutmalıyım, ciddi bir yerdeyiz. Hala, fetanın o atlayıp kaybolan balık olayından bahsedemediği dönemdeyim. Ama tabi ben olmadı, başkası olur. Bir bakmışsınız Tatar Ramazan gelmiş. Ha ben yakmışım ha Tatar Ramazan, ne fark eder. Yeter ki yakılsın, sabahın önü açılsın.
İşte yaşadığımız çağ böylesine ruhu emilmiş, suyunu çekmiş bir çağ. Goncalozların sardığı hongullamış bir çağ. Bir feta, bir delikanlı lazım ki buna yüreğini sapan yaparak ağlamalı. Bense şimdi, elime makul bir çıra almak istiyorum ve saf gönülleri ferahlatmak için doğru hedefleri yakabilmeyi diliyorum. Hemen burada gözümüzün önünde yanmalılar! Çünkü bazı haksızlıklar yaşandı...
İsyan etmenin karizması kalmadı çok. Oysa itaat edip kurtulmayı masum bulmamıştı bazılarımız. Kırıcı olmak istemem o yüzden, ben yakma taraftarıyım. Birbirinin ağzındaki sakızdan iğrenmeyenlerin düzeni yakılarak dezenfekte edilmeli. Ev sahiplerine acımıyorum. Zira ev sahibiyim diye gezinenlerin hiçbiri ev sahibi olamaz. Kiracıyım diye alçak gönüllü olmayacağım, herkes kiracı. Mal da yalan mülk de yalan, hani bunun ilk sahibi ? Böyle miydi ? Madem öyle, olimpiyat ateşlerinden daha alımlı sabotaj yalımları yalazlanmalı. Bunun gençlikte görülen saman alevlerinden olmadığı inancındayım. Enver Paşa ve Süleyman Asgari geldi aklıma... Dikkat !
Rahat ! Hem, ömre sığmayan gençlik heveslerinin olması mümkündür. Bunu söylemek için ölmüş olmak falan gerekmez. Nereden çıkartıyorsuzunuz ki böyle şeyleri ? Bunu sizin mi sormanız gerekiyordu ? Özür dilerim.
Allah diyen bukalemunların rengini takip etmekten daha kolaydır çirkin bir kargaya kulak vermek. O bazılarımız olmayan bazıları, onun anlattığı şeyde bir mana olabileceğine bile ihtimal vermezler. Ne kadar yazık ediyorlar ! Anlatılmayanlardaki manayı keşfedenler ise anlatılanları idrak edenlerden daha ziyade saygıyı hak ediyorlar. Allahım, ne gizli saklı, dikkat çekmeyen yolcuların vardır senin ! 'Nereden alıp nereye getirdin' diyeceksiniz biliyorum. Ama bunu bilmek bana lafı bağlamak için imkan verdiği halde ellemeyeceğim hiç. Nasıl olsa bir gün bunu da yakacağım. Hahaha ! Gülmemi tutmalıyım, ciddi bir yerdeyiz. Hala, fetanın o atlayıp kaybolan balık olayından bahsedemediği dönemdeyim. Ama tabi ben olmadı, başkası olur. Bir bakmışsınız Tatar Ramazan gelmiş. Ha ben yakmışım ha Tatar Ramazan, ne fark eder. Yeter ki yakılsın, sabahın önü açılsın.
21 Nisan 2016 Perşembe
Gizli Kibir
Her insanda olur kusur
Çok deştin mi kaçar huzur
İnsanlar burun kıvırır
Yollarına çıksa Hızır
Dünya derler bir alçak yer
Ram olanlar ona benzer
Ölüm vardır şu gün geçer
Dam olacak soğuk mermer
Güç olsa da söyle şiir
Zanlarına olma esir
Aruz ne ki, cifir nedir ?
İnsan kadar zoru yoktur
Uzun ettim bu kafidir
Sabır, celb-i menafidir
Hüsrandayız demem odur
Aç bak ne der, suretü'l asr
- Sarı Ömer -
Not : ( Yeni hikayeler yazmak için çok zaman kaybettim. Değerli okurlarımdan özür dilerim. )
Çok deştin mi kaçar huzur
İnsanlar burun kıvırır
Yollarına çıksa Hızır
Dünya derler bir alçak yer
Ram olanlar ona benzer
Ölüm vardır şu gün geçer
Dam olacak soğuk mermer
Güç olsa da söyle şiir
Zanlarına olma esir
Aruz ne ki, cifir nedir ?
İnsan kadar zoru yoktur
Uzun ettim bu kafidir
Sabır, celb-i menafidir
Hüsrandayız demem odur
Aç bak ne der, suretü'l asr
- Sarı Ömer -
Not : ( Yeni hikayeler yazmak için çok zaman kaybettim. Değerli okurlarımdan özür dilerim. )
28 Mart 2016 Pazartesi
Hür Mâviliğin Bittiği Son Hadde Kadar
Lüzumundan fazla efendi şemsiye, rüzgar efendinin ilk taarruzunda kırılıverdi. Haşmet, pes etmediğini göstermek için kırık şemsiyeyi denize fırlattı ve yakasını yukarı kaldırdı. Şu anda yağmurdan eriyecek olsa bile yürümeye mecburdu. Eğer yürümezse kendisine verdiği sözü tutamamış olacaktı. Bu bir ölüm kalım meselesi miydi ? Öyleydi.
Haşmet, çorabına soktuğu paçalarından birinin yerinden çıktığını fark edip paçasını düzeltti. Birkaç çukur boyu yürüdükten diğer paçası da çorabından çıkmıştı. "Allah Allah!" dedi. Arkasına bakınca kendisini izleyen, sırılsıklam, ıslak halıya benzeyen bir köpek yavrusu olduğunu fark etti. Köpeği ayağının üstüyle kaldırarak hafifçe iteledi ama köpek gitmedi. Köpek sahille denizi ayıran alçak duvardan atlayıp denize koştu. Birazdan kırık şemsiyeyi ağzına almış geliyordu. Haşmet çok duygulandı. Yağmur damlaları şemsiyenin üstündeki salyaların yanı sıra Haşmet'in her adımda geriye sıçrattığı çamurlarını gizliyordu.
Haşmet ağlayamazdı. On gün önce dedesinin cenaze namazında, ağlamak için eline geçen son fırsatı da kaçırmıştı. Haşmet, yan profilden bakıldığında daima sırıtıyormuş gibi görünürdü. Üst profilden bakılınca -eğer başında şapkası yoksa- soyulmuş patatesi andırıyordu. Ancak, 1.90 boyunda bir insan evladı olduğu için, daha çok, kendisi başka insanlara tepeden bakardı. Bacakları boyuna tezat bir biçimde kısacıktı. (Haşmet'i takip eden yavru köpeğe buradan sonra biz "godil" diyelim.) Godil ve Haşmet sahil yolunun yarısını yürümüştü. Haşmet bir ara durup cebinden bir sigara çıkardı. Çıkardığı sigara iki buçuk saniyede ıslanıp kırıldı haliyle. Haşmet köpeğin de duyacağı şekilde, "sikeydim!" diye bir sövgüde bulundu. Godilin kırık şemsiyeyi hala ağzında taşıdığını görünce kırık şemsiyeyi godilin ağzından aldı ve açtı. Sigara içmesine yetecek kadar bir koruma sağladı kırık şemsiye. Sigaranın dumanını amaçsızca daha alışamadığı godilin üstüne üstüne üflüyordu...
Saat sabahın altısıydı. Sahil kenarında, deli dürtmüş gibi eşofman giyip her sabah koşturan adamlar bile yoktu. Haşmet, "erkekseniz yağmurda koşun ulan ibneler!" dedi belirsiz bir öfkeyle. Godil de kuyruğunu salladı. Yağmur yavaş yavaş durulmuştu. Godil, kuyruğunu sallaya sallaya yine sahille denizi ayıran aşağılık duvarı atlayıp denize koştu. Godil bu sefer çok ileri gitti. Yüzdü, yüzdü, yüzdü ve kayboldu...
Haşmet birden bağırarak ağlamaya başladı. Sabah ezanına uyanmayan ahali, bu sese uyanmıştı. Haşmet var gücüyle ağlarken bir yandan elindeki kırık şemsiyeyi gerilip gerilip banklara çarpıyordu. Şemsiye artık kırık olmaktan paramparça olma derecesine erişmişti.
Uyanan insanlar elbette hemen geri uyudular. Bir belediye işçisi yağmurluğunun başlığını kafasından çıkarmış Haşmet'e doğru yürüyordu. Elindeki süpürgenin tersiyle Haşmet'in sırtına dokundu. Haşmet feryadını tamamen kesmeden ancak sesini azaltarak döndü işçiye. İşçi, "Ne kadar güzel ve yaralı bir burnunuz var. Neden ağlıyorsunuz ?" dedi. Haşmet utanarak bir elini sargılı burnuna götürdü, diğer eliyle süpürgenin ucunu sıkarak selamlaştı işçiyle. Yarım saat sonra Haşmet küreği tutuyor, işçi süpürgeyle çer-çöpü küreğe sürüklüyordu. İşçi Baba Süleyman da bir insanla doğru dürüst konuşmayalı birkaç ay olmuştu. İşçi Süleyman, yarım saat sonra Haşmet'i tanımış vaziyetteydi. Bu yarenliğinin karşılığında bir kağıt parçası çıkardı ve bir yerin haritasını çizdi. Yolun bittiği yere sarı, kuru yapraklar çizmişti. Bu, sarı yapraklar cennetinin, sırf dostluk hatrına hibe edilmiş tapusuydu.
Haşmet oraya yürümeye koyuldu. Yarım saat öncesinden daha rahattı. Şimdi yürüdüğü yol, sahil yolu değil iç taraftaydı. İç tarafa gittikçe adamların bıyıkları kalınlaşıyordu ve kadınların memeleri sarkıyordu. "Meme" diye telaffuz edilen bir organın erkekleri tahrik etmesi ne garip diye geçirdi içinden, nerede olduğunu unuttuğu bir kaldırımda. Öğlen olmuştu ve kuru yaprakların bulunduğu mavi ağaçlar korusunu gösteren tabelalara rastlamıştı. Herhalde yaklaşmıştı. Bu sırada bir serçe sürüsü çok yakınından uçup geçti. Önemsemeyip yoluna baktı ama bu kez de bir martı tarafından taciz edildi. Etrafında bakındı. Bir çocuk sıkılmış bir yüzle peyderpey, önce pedal çevirip ardından ayaklarını pedallardan çekerek kendi başına umutsuzca eğlenmeye çalışıyordu. Haşmet hiç beklemeden gidip çocuğun bisikletini gasp etti ve mavi ağaçlı koruya doğru hızlıca sürdü. Birtakım familyalara mensup bazı kuşlar Haşmet'e gözdağı vermek için peşinden koşuyordu... Bu durum her ne kadar onu dehşete sürüklese de kendini kaybetmemişti. Göz kararı en kestirme yerlerden süzülerek gidiyordu. Bir dönemeçte neredeyse kaza yapacaktı. Kadının biri apartmanın çatısına çıkıp kendini yere bırakmıştı. Az kalsın Haşmet'in üzerine düşecekti. Öğlen güneşi ve bakımsız yolların üstüne eklenen maceralarla kaplanmış mucırlar bisikletin gısgıcır lastiklerini perte çıkardı. Haşmet yol kenarında bulduğu kablo parçasıyla bisikleti sırtına bağladı ve yola yaya devam etti. Gözlerini dinlendirmek için gözleri kapalı yürüdü bir süre. Gözlerini tam zamanında geri açmıştı. "Mavi Koru Parkı"na Hoşgeldiniz" yazıyordu parkın girişinde. "Hoşbulduk yaprağım." dedi sırtındaki bisikleti çözerken.
Haşmet cebinden bir sigara çıkarıp yakacaktı ki bir el ondan hızlı davranıp yaktı sigarasını. Bu, Mavi Koru Parkı'nın maymun nöbetçisinin ağaçtan ansızın fırlayan eliydi. Maymun, sportif bir hareketle ağaçtan atlayıp misafirine rehberlik yaptı. Haşmet de "öyle yeni yetme bir maymun olsa burda durdurmazlardı" diye düşünüp maymuna güven duydu. Yarım saat sonra kuru kalmış sarı yaprakların üstünde haşır huşır tepinmekten bitap düşen Haşo, sırtüstü uzanmıştı. Gökyüzünü seyre dalmıştı. Parkta birbirini öpüp duran bir çiftin dışında üç tane maymun çiftleşiyordu ve bir kedi de salıncağın üstünde yatıyordu. Derken, bir karga gaklaması duyuldu. Karga, Haşmet'in patlak tekerlekli bisikletinin selesine kondu. Bir mevzu çıkacağını sezinleyen Haşmet, istemsizce yerinden doğruldu. Hava hala aydınlık olduğundan göremediği ancak yerlerinde durduğunu bildiği tamı tamına 314 yıldız saymıştı. Haşmet doğrulduğu yerden karganın ne bok yiyeceğini beklerken bu sayının tesadüfi olmadığını ayrımsadı. Bu, bu sayı ... Evet bu sayı, dedesini de kaybettiği, bütün ailesinin öldüğü trafik kazası esnasında içinde bulundukları arabanın plakasının son üç hanesiydi ! Bu park sanki cennet değildi de, dünyaydı daha çok. Hay Allah, ne kadar da karıştırılmaması gereken iki şey !
Karga, bisikletten inerek Haşmet'in üzerine yürüdü. Haşmet kaçar adım yürümeye başladı. Neden sonra bunu kendine yakıştıramayıp kaçmaktan vazgeçerek kargaya yöneldi. Nefes nefese kalan karga, kanatlarını beline koyup biraz soluklandı. Gagasıyla önce üç kere yere vurup bekledi. Sonra iki kere vurup bekledi. En son bir kere vurdu ve sıçrayıp yere kapaklandı. Haşmet karganın ne anlatmaya çalıştığını anlamış gibiydi. Öyleyse çok zamanı yoktu ...
Haşmet olanca hızıyla koşmaya başladı. Aceleden bisikleti unutmuştu. Kan ter içinde kalarak koştuğu yolda yedi defa sigarayı bıraktı. Tükendiği yerlerde dizine kadar eğilip yere tükürüyor ve nasıl kan tükürmediğine şaşırıp koşusunu sürdürüyordu. Bir yerde açık bırakılmış bir çeşme musluğu gördü. Hız kaybetmeden bunu değerlendirdi. Sırtındaki kıyafetler sabahki yağmurda bile bu kadar ıslanmamıştı. Koşarken arkadan bakıldığında kurbağaya benziyordu. Birkaç kişi onun bu hilkat garibesi halini fotoğraflamak için yanında bir müddet koşturuyordu. Düzgün fotoğraf çekebilenler şanslıydı. Haşmet'in, kendisine engel olmaya başlayan kıyafetlerini üstünden birer birer atarak koşarken ne denli fotojenik olduğunu size göstermek isterdim. Sahile iyice yaklaşmıştı. Denizi görür görmez "kıyı göründü!" diye feryadı bastı. Elbette insanlar, pencereden göz ucuyla şöyle bir baktıktan sonra televizyon izlemeye devam ettiler.
Bu esnada akşam ezanı okunuyordu. Köpekler it gibi uluyordu. Niye ulursa bu köpekler ezan okunurken ? Bilen var mı ?
Haşmet, Allah ne verdiyse stiliyle atladı denize. Geniş elleriyle pat pat suya vuruyor, alt taraftan da şiddetle suyu tekmeliyordu. Karganın mesajına olan inancı, ona yüzmeyi bilmediğini unutturmuştu. Böyle böyle suda ilerlerken attığı tekmelerden birisi bir canlıya geldi. Haşmet kafasını daldırınca bir de ne görsün içeride ! Onlarca godil, suyu mesken edinmişti. Kimi yuvarlanarak oyun oynuyor, kimi bir arkadaşıyla bir deniz anasını bölüşmenin kavgasını veriyordu. Bu godillerin her biri meğer iflah olmaz godzillalarmış da haberimiz yokmuş. Köpekbalığı oluyor da balık-köpekler neden olmasın diye geçiştirdi bu acayiplği Haşmet. Üstelik bir acayiplik daha vardı dikkate değer : Haşmet yarım saattir başını çıkarmadığı halde boğulmamıştı. Haşo, ol mahiler gibi derya içreydi ama ölmemişti.
Haşmet kendisine verdiği sözü yerine getirme yolunda olduğunu hissediyordu. Yürümeleri bir sonuca ulaşacak mıydı ne ? Belki belası sikilene kadar yürümesine gerek kalmazdı bundan kelli. Laf aramızda bana göre biraz fazlaca anlam yüklediği işaretler, onu birilerinin hayatını kurtaracağına ikna etmişti bir şekilde. Bunun ne anlama geldiğini merak ediyorsunuz tabi. Şimdi bu Haşmet, dedesi ve çekirdek ailesini alıp götüren kazadan kendini sorumlu görüyordu. Arabayı kullanan dedesine, arabanın teybine Sezen Aksu şarkılarının kayıtlı olduğu cd'yi taktırmadaki ısrarı, bir anlık dikkatsizlikle birleşince bahsi geçen elim kaza yaşanmıştı. Ölümüne sebep olduğu insan kadar insanın hayatını kurtarmaya and içmişti. Başka bir meselesi kalmamıştı. Lakin yolunu yordamını bilmiyordu. Onu da kazadan sonra bir trafik polisine sormuştu. Sağ olsun, asabi bir abi de olsa "yürü lan kereste!" diyerek ona bir ipucu vermişti. Haşmet de on gündür yürüyordu. Acaba kimlerin vesiletü'n necatı olacaktı haşmetlü kahramanımız ?
Bizim godiller suyun derinlerine dalışlar yapıyor ve diplerden envai çeşit malzeme çıkarıyorlardı. Kemer, tarak, toka, Sezen Aksu cd'leri ve hatta yırtık pantol' paçaları çıkarıyorlardı arkadaşlar. Haşmet de gemilerin peşinde hoplayan yunuslar gibi godilleri takip ediyordu. Haşmet tehlikeli sularda yüzüyordu ... Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim diye düşünmesi sayesinde yılmıyordu. Rüzgara karşı işemek olurdu bu aşamada vazgeçmek. Yanına bir vatoz bulmuştu bir de. Kramp falan girecek olursa acımadan yapıştırıyordu elektriği Allah çarpsın. Balık-köpekler önde, Haşmet arkada iki denizin birleştiği yere kadar gitmişlerdi. Balık-köpeklerin önderi, burada dev kafalı, yedi kollu, dişleri epeyce keskin, sırtı tikenli büyük bir yaratıkla muhavere ettiler. Anlaşılan bir rapor sunulmuş ve müsaade istenmişti. Bu varlık kim olsa beğenirsiniz ? Hani şu "balık bilmezse Halık bilir"deki Halık işte bu mahlukmuş. Tam adı Altunpalık Abdülhalık Okyanusa Layık Hazretleri olan bu zat denizdeki atıklarla alakadarmış. Bu işi mesuliyet
bellemiş asırlardır. Size vereceğim salık şu ki: bu mıntıkada Halık'a takılmamak lazım.
Halık'ın mekan geçildikte yarım saat sonra Haşmet ve avaneleri kendilerini batarak halde bir mülteci teknesinin altında buldu. Orada film kopmuş ama ve lakin meseleye el atılmıştı. Haşmet bu işleri bırakmamış, su işlerini öğrenmişti çünkü. Grubuna emirler ve baloncuklar yağdırıyordu Haşmet Usta. Kurtaracağı insanlar bu garibanlar olmalıydı. Ederi beş bin para olmayıp kırk bin paraya kakalanan bir tabuttu bu tekne. Dört Afgan, iki Suriyeli, bir tane de burada neler döndüğünü gözlemek için gelen bir Japon vardı teknede. Bunların sayısı kazada ölenlerin sayısından bir eksikti. Godiller, teknenin alabora olmuş tarafını siyah, yumuşak köpek burunlarıyla yukarıda tuttular, Haşmet Sensey de kol gücüyle ittirdi tekneyi. Adamların, kadınların duasını aldılar. Yarım saate sahile çıkmışlardı. Godillerin burunları da Haşmet'in burnu gibi yara olmuştu ama bu gururlarına gurur katardı ancak.
Onlar ermişti muradına ama Abdülhalık çıkamamıştı kerevetine. Kırık bir şemsiyeyi bekliyordu kaç zamandır dört gözü, yedi koluyla. Bu şemsiyeyi bulabilmek adına ne var ne yok bilgi alıyordu gelenden geçenden. Güçlü bir duruşu vardı ama topal bir at gibiydi gerçekte. O kırık şemsiyeyi bulsa ne olacaktı bilinmez fakat onun denizler ülkesine girişinin istihbaratını almıştı birkaç gün evvel. Ama ne var ki şu son raporlarda kırık şemsiyenin külliyen kaybedilmiş olabileceği yazmaktaydı. Bu onu kahrediyordu. Dev başını dizlerinin arasına alarak üzüntüyle yere çökmüştü. Halık'ın gözyaşlarının ulaşamayacağı kadar derinlerde kalan hüznü ağırdan ağıra yıkıcı bir öfke seline evriliyordu. Kana batabilirdi her şey.
Yer sallanıyordu. Tsunaminin dalgaları ufukta belirmişti. Bazı godiller ayaklanmışlar, kuyruklarını kıstırarak, acı çeken seslerle o yan bu yan dolanır oldular. Haşmet yarım saat önce öğrendiği kırık Japoncasıyla godillere şöyle dedi : " Ne güzel, yaralı burunlarınız var! Neden ağlıyorsunuz ?" Haşmet'in ruhu sükuna kavuşmuştu. Ve bu da, "sayı tamam" demekti.
İlk ahdi çiğnemeyen, kırık şemsiye hikayesinin mimarı olan godil, bu havada kırmızı renk görünen gözlerini, anlamlı bir şekilde kırptı Haşmet Usta'ya.
- S O N -
Haşmet ağlayamazdı. On gün önce dedesinin cenaze namazında, ağlamak için eline geçen son fırsatı da kaçırmıştı. Haşmet, yan profilden bakıldığında daima sırıtıyormuş gibi görünürdü. Üst profilden bakılınca -eğer başında şapkası yoksa- soyulmuş patatesi andırıyordu. Ancak, 1.90 boyunda bir insan evladı olduğu için, daha çok, kendisi başka insanlara tepeden bakardı. Bacakları boyuna tezat bir biçimde kısacıktı. (Haşmet'i takip eden yavru köpeğe buradan sonra biz "godil" diyelim.) Godil ve Haşmet sahil yolunun yarısını yürümüştü. Haşmet bir ara durup cebinden bir sigara çıkardı. Çıkardığı sigara iki buçuk saniyede ıslanıp kırıldı haliyle. Haşmet köpeğin de duyacağı şekilde, "sikeydim!" diye bir sövgüde bulundu. Godilin kırık şemsiyeyi hala ağzında taşıdığını görünce kırık şemsiyeyi godilin ağzından aldı ve açtı. Sigara içmesine yetecek kadar bir koruma sağladı kırık şemsiye. Sigaranın dumanını amaçsızca daha alışamadığı godilin üstüne üstüne üflüyordu...
Saat sabahın altısıydı. Sahil kenarında, deli dürtmüş gibi eşofman giyip her sabah koşturan adamlar bile yoktu. Haşmet, "erkekseniz yağmurda koşun ulan ibneler!" dedi belirsiz bir öfkeyle. Godil de kuyruğunu salladı. Yağmur yavaş yavaş durulmuştu. Godil, kuyruğunu sallaya sallaya yine sahille denizi ayıran aşağılık duvarı atlayıp denize koştu. Godil bu sefer çok ileri gitti. Yüzdü, yüzdü, yüzdü ve kayboldu...
Haşmet birden bağırarak ağlamaya başladı. Sabah ezanına uyanmayan ahali, bu sese uyanmıştı. Haşmet var gücüyle ağlarken bir yandan elindeki kırık şemsiyeyi gerilip gerilip banklara çarpıyordu. Şemsiye artık kırık olmaktan paramparça olma derecesine erişmişti.
Uyanan insanlar elbette hemen geri uyudular. Bir belediye işçisi yağmurluğunun başlığını kafasından çıkarmış Haşmet'e doğru yürüyordu. Elindeki süpürgenin tersiyle Haşmet'in sırtına dokundu. Haşmet feryadını tamamen kesmeden ancak sesini azaltarak döndü işçiye. İşçi, "Ne kadar güzel ve yaralı bir burnunuz var. Neden ağlıyorsunuz ?" dedi. Haşmet utanarak bir elini sargılı burnuna götürdü, diğer eliyle süpürgenin ucunu sıkarak selamlaştı işçiyle. Yarım saat sonra Haşmet küreği tutuyor, işçi süpürgeyle çer-çöpü küreğe sürüklüyordu. İşçi Baba Süleyman da bir insanla doğru dürüst konuşmayalı birkaç ay olmuştu. İşçi Süleyman, yarım saat sonra Haşmet'i tanımış vaziyetteydi. Bu yarenliğinin karşılığında bir kağıt parçası çıkardı ve bir yerin haritasını çizdi. Yolun bittiği yere sarı, kuru yapraklar çizmişti. Bu, sarı yapraklar cennetinin, sırf dostluk hatrına hibe edilmiş tapusuydu.
Karga, bisikletten inerek Haşmet'in üzerine yürüdü. Haşmet kaçar adım yürümeye başladı. Neden sonra bunu kendine yakıştıramayıp kaçmaktan vazgeçerek kargaya yöneldi. Nefes nefese kalan karga, kanatlarını beline koyup biraz soluklandı. Gagasıyla önce üç kere yere vurup bekledi. Sonra iki kere vurup bekledi. En son bir kere vurdu ve sıçrayıp yere kapaklandı. Haşmet karganın ne anlatmaya çalıştığını anlamış gibiydi. Öyleyse çok zamanı yoktu ...
Haşmet olanca hızıyla koşmaya başladı. Aceleden bisikleti unutmuştu. Kan ter içinde kalarak koştuğu yolda yedi defa sigarayı bıraktı. Tükendiği yerlerde dizine kadar eğilip yere tükürüyor ve nasıl kan tükürmediğine şaşırıp koşusunu sürdürüyordu. Bir yerde açık bırakılmış bir çeşme musluğu gördü. Hız kaybetmeden bunu değerlendirdi. Sırtındaki kıyafetler sabahki yağmurda bile bu kadar ıslanmamıştı. Koşarken arkadan bakıldığında kurbağaya benziyordu. Birkaç kişi onun bu hilkat garibesi halini fotoğraflamak için yanında bir müddet koşturuyordu. Düzgün fotoğraf çekebilenler şanslıydı. Haşmet'in, kendisine engel olmaya başlayan kıyafetlerini üstünden birer birer atarak koşarken ne denli fotojenik olduğunu size göstermek isterdim. Sahile iyice yaklaşmıştı. Denizi görür görmez "kıyı göründü!" diye feryadı bastı. Elbette insanlar, pencereden göz ucuyla şöyle bir baktıktan sonra televizyon izlemeye devam ettiler.
Bu esnada akşam ezanı okunuyordu. Köpekler it gibi uluyordu. Niye ulursa bu köpekler ezan okunurken ? Bilen var mı ?
Haşmet, Allah ne verdiyse stiliyle atladı denize. Geniş elleriyle pat pat suya vuruyor, alt taraftan da şiddetle suyu tekmeliyordu. Karganın mesajına olan inancı, ona yüzmeyi bilmediğini unutturmuştu. Böyle böyle suda ilerlerken attığı tekmelerden birisi bir canlıya geldi. Haşmet kafasını daldırınca bir de ne görsün içeride ! Onlarca godil, suyu mesken edinmişti. Kimi yuvarlanarak oyun oynuyor, kimi bir arkadaşıyla bir deniz anasını bölüşmenin kavgasını veriyordu. Bu godillerin her biri meğer iflah olmaz godzillalarmış da haberimiz yokmuş. Köpekbalığı oluyor da balık-köpekler neden olmasın diye geçiştirdi bu acayiplği Haşmet. Üstelik bir acayiplik daha vardı dikkate değer : Haşmet yarım saattir başını çıkarmadığı halde boğulmamıştı. Haşo, ol mahiler gibi derya içreydi ama ölmemişti.
Haşmet kendisine verdiği sözü yerine getirme yolunda olduğunu hissediyordu. Yürümeleri bir sonuca ulaşacak mıydı ne ? Belki belası sikilene kadar yürümesine gerek kalmazdı bundan kelli. Laf aramızda bana göre biraz fazlaca anlam yüklediği işaretler, onu birilerinin hayatını kurtaracağına ikna etmişti bir şekilde. Bunun ne anlama geldiğini merak ediyorsunuz tabi. Şimdi bu Haşmet, dedesi ve çekirdek ailesini alıp götüren kazadan kendini sorumlu görüyordu. Arabayı kullanan dedesine, arabanın teybine Sezen Aksu şarkılarının kayıtlı olduğu cd'yi taktırmadaki ısrarı, bir anlık dikkatsizlikle birleşince bahsi geçen elim kaza yaşanmıştı. Ölümüne sebep olduğu insan kadar insanın hayatını kurtarmaya and içmişti. Başka bir meselesi kalmamıştı. Lakin yolunu yordamını bilmiyordu. Onu da kazadan sonra bir trafik polisine sormuştu. Sağ olsun, asabi bir abi de olsa "yürü lan kereste!" diyerek ona bir ipucu vermişti. Haşmet de on gündür yürüyordu. Acaba kimlerin vesiletü'n necatı olacaktı haşmetlü kahramanımız ?
Bizim godiller suyun derinlerine dalışlar yapıyor ve diplerden envai çeşit malzeme çıkarıyorlardı. Kemer, tarak, toka, Sezen Aksu cd'leri ve hatta yırtık pantol' paçaları çıkarıyorlardı arkadaşlar. Haşmet de gemilerin peşinde hoplayan yunuslar gibi godilleri takip ediyordu. Haşmet tehlikeli sularda yüzüyordu ... Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim diye düşünmesi sayesinde yılmıyordu. Rüzgara karşı işemek olurdu bu aşamada vazgeçmek. Yanına bir vatoz bulmuştu bir de. Kramp falan girecek olursa acımadan yapıştırıyordu elektriği Allah çarpsın. Balık-köpekler önde, Haşmet arkada iki denizin birleştiği yere kadar gitmişlerdi. Balık-köpeklerin önderi, burada dev kafalı, yedi kollu, dişleri epeyce keskin, sırtı tikenli büyük bir yaratıkla muhavere ettiler. Anlaşılan bir rapor sunulmuş ve müsaade istenmişti. Bu varlık kim olsa beğenirsiniz ? Hani şu "balık bilmezse Halık bilir"deki Halık işte bu mahlukmuş. Tam adı Altunpalık Abdülhalık Okyanusa Layık Hazretleri olan bu zat denizdeki atıklarla alakadarmış. Bu işi mesuliyet
bellemiş asırlardır. Size vereceğim salık şu ki: bu mıntıkada Halık'a takılmamak lazım.
Halık'ın mekan geçildikte yarım saat sonra Haşmet ve avaneleri kendilerini batarak halde bir mülteci teknesinin altında buldu. Orada film kopmuş ama ve lakin meseleye el atılmıştı. Haşmet bu işleri bırakmamış, su işlerini öğrenmişti çünkü. Grubuna emirler ve baloncuklar yağdırıyordu Haşmet Usta. Kurtaracağı insanlar bu garibanlar olmalıydı. Ederi beş bin para olmayıp kırk bin paraya kakalanan bir tabuttu bu tekne. Dört Afgan, iki Suriyeli, bir tane de burada neler döndüğünü gözlemek için gelen bir Japon vardı teknede. Bunların sayısı kazada ölenlerin sayısından bir eksikti. Godiller, teknenin alabora olmuş tarafını siyah, yumuşak köpek burunlarıyla yukarıda tuttular, Haşmet Sensey de kol gücüyle ittirdi tekneyi. Adamların, kadınların duasını aldılar. Yarım saate sahile çıkmışlardı. Godillerin burunları da Haşmet'in burnu gibi yara olmuştu ama bu gururlarına gurur katardı ancak.
Onlar ermişti muradına ama Abdülhalık çıkamamıştı kerevetine. Kırık bir şemsiyeyi bekliyordu kaç zamandır dört gözü, yedi koluyla. Bu şemsiyeyi bulabilmek adına ne var ne yok bilgi alıyordu gelenden geçenden. Güçlü bir duruşu vardı ama topal bir at gibiydi gerçekte. O kırık şemsiyeyi bulsa ne olacaktı bilinmez fakat onun denizler ülkesine girişinin istihbaratını almıştı birkaç gün evvel. Ama ne var ki şu son raporlarda kırık şemsiyenin külliyen kaybedilmiş olabileceği yazmaktaydı. Bu onu kahrediyordu. Dev başını dizlerinin arasına alarak üzüntüyle yere çökmüştü. Halık'ın gözyaşlarının ulaşamayacağı kadar derinlerde kalan hüznü ağırdan ağıra yıkıcı bir öfke seline evriliyordu. Kana batabilirdi her şey.
Yer sallanıyordu. Tsunaminin dalgaları ufukta belirmişti. Bazı godiller ayaklanmışlar, kuyruklarını kıstırarak, acı çeken seslerle o yan bu yan dolanır oldular. Haşmet yarım saat önce öğrendiği kırık Japoncasıyla godillere şöyle dedi : " Ne güzel, yaralı burunlarınız var! Neden ağlıyorsunuz ?" Haşmet'in ruhu sükuna kavuşmuştu. Ve bu da, "sayı tamam" demekti.
İlk ahdi çiğnemeyen, kırık şemsiye hikayesinin mimarı olan godil, bu havada kırmızı renk görünen gözlerini, anlamlı bir şekilde kırptı Haşmet Usta'ya.
- S O N -
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


