19 Eylül 2016 Pazartesi

Görgü Tanığı Olmayan Bir Hadise

Uyanakalmıştı... Bir süre gözlerini açmayıp, kıpırtısız yatakta öylece durdu. Rüyasında gerçekleşen -evet gerçekleşen- o upuzun konuşmaları, rüyasında gördüğü o yüzü hatırlamaya çalışıyordu. İnanamıyordu. Gördükleri bir rüyaya nasıl sığabilmişti? Ama görmüş, duymuş ve dahası hiç durmadan konuşmuş ve dinlemişti. Rüyanın başında birisiyle karşılaşmıştı ama ne karşılaşma! Onunla aylarca, yıllarca hiç sıkılmaksızın sohbet etmişlerdi! Acaba uyurken birisi başucunda oturup ona bir şeyler mi anlatmıştı? Sadece rüyada ikram edilen o güzelim, leziz meşrubatlardan bile güzeldi bu. Ve bu erişilmesi çok güç saadetten şu an uyanarak mahrum kalmıştı. Böylesi bir rüya gördüğü için rüya deyip geçemiyordu da. Hala daha olduğu yerden kıpırdamamıştı. Köpek sürüsü görmüş bir kedinin hareketsizliğiyle gözlerini iki kere yummuş, avuçlarını bile gevşetmeden yerinde duruyordu. 

Ama dışarıdan gelen bir ses, hatırlamaya azmettiği bu benzersiz rüyayı önce julyen julyen doğradı sonra un ufak ezip darmadağın etti! Bir üniversite öğrencisi gecenin birinde aşırı gürültü çıkaran bavuluyla ıslık öttürerek kapının önünden geçmekteydi. Bu da demek oluyordu ki, yalnız iki saat uyumuştu. Rüyadaki yüzün görüntüsü, değeri çalınınca anlaşılan -belki de bu bilindiği için pahası katlansın diye çalınan- bir rönesans tablosu gibi çalınıp atta gitmişti. Ses ise hafızasında biraz daha belirgindi ancak, artık onu da doğru hatırladığına emin olamazdı. Hiçbir kötü söz etmeden gözlerini açtı ve yerinden kalktı. Çok susamıştı.


Yatağın kenarındaki düğmeye basıp ışığı açtı ve yatağa uzanma mesafesinde bulunan çalışma/pinekleme masasına kuruldu. Kristal sürahiden bardağa su dolarken bir sihirli küre muamelesi yaptığı sürahinin kristal yüzeyine melul gözlerle baktı. Kendine gelmek için bardağın yarısını yüzüne çarptı. Masanın üzerinde duran eski defterden medet umdu. Defteri eline alıp sayfalarını karıştırmaya başladı. Sanki önünde ardarda sayfalara çizilen çöp adamların filmi varmış da onu oynatacakmış gibi kavis aldı boynu. Birkaç sayfası hariç her sayfası dolu olan bu defter, bir daha değerlendirilmenin, bir daha anlamlandırılmanın peşindeydi. Bu, çevrilen yapraklardan çıkan, görünüşte ilgisiz fakat mahiyetinde davet edicilik bulunan kışır kışır seslerden belli oluyordu. Birçok mısrası karalı, birçoğu keder artığı muzip şiirlerle bezeli, kareli bir defter... Yakın bir zamanda yazdığı bir şiire gelince durdu. Kafasını toparlamak için güzel bir fısattı. Bu şiiri düzenlemeye karar verdi.


Parmaklarını kağıdın üzerinde gezdirirken aklına kağıtlar hakkında garip sorular üşüşmüştü. Kağıdın kalemle nasıl bir ünsiyeti vardı ? Kalemi tutan parmaktan incinebilir miydi bir kağıt ? Parmakların sıcaklığını, soğukluğunu ayırt edebilirler miydi ? İmla kurallarıyla ilgileniyorlar mıydı peki? Sigara kokusu çok hoşlarına gidiyordu değil mi ? Yakılmak için yazılan şeylerin yazıldığı kağıtlar en son ne düşünüyorlardı? Bir şiir defteri, karasevda ile karşılık bulacak bir aşkı daha yazılan ilk şiirden sezebilir miydi ? Peki Tanpınar'ın Zaman Kırıntıları şiirinin son mısrasını yazdığı kağıt ne diyordu bütün bunlara ? Bu sorular kendiliğinden akıp giderken şiir de son halini almıştı. Bir başlık koyması kalmıştı o kadar:


"her yer suç mahalli/ve tümüyle sinmiş ahali/yakmamak için bu sükut/evlad ü ıyali/devlet.../allah zeval vermesin/tamam da hani/bir of çeksen/şöyle sesliden/korkuyor, uyarıyor ötekini/aman bak/bu çok siyasi!/iyi ama/sefer amca'nın tasını/şükran teyze'nin bakracını/çocuk parklarını/ağzımızın tatlarını/her şeyi yahu her şeyi.../görmüyorsanız da duymuyor musunuz?/sizi bilmem fakat ben/bu hikmetlerden/sual ediyorum/siyaset değil bu be!/tek başına oturmak gibi/sabahçı kahvesinde/üç yaşında çocuk gibi/palyaçolardan çok korkan/sesimizin farklı çıkması gibi/ses kayıt cihazlarında/sözkonusu hayatların/hepsi mi teferruat?/yaranmak illetiyle ilikleyecek/düğme arayanlar cübbelerinde/her tarafa kurulu/bilmesinlerci kürsülerinden/hak diyeni hık diye/infaz ediyorlar/hacivat ve karagöz/neden öldürülmüştü?/korkmayın bu şiirden de/valla demedim bir şey/(illa) hayy hakk!"



Babası bu şiiri görse onu kapı dışarı koyardı. Fakat şu anda kendi isteğiyle dışarı çıkacaktı. Nedenini bilmeden banyoya girdi ve aynada yüzüne dik dik baktı. Sonra bir yıldır dudağının üstünde özenle besleyip büyüttüğü bıyıklarını, üç bıçak darbesiyle lavabo giderinden, kendisinde keramet bulunmayan diğer şeylerin yanına yolladı. Traş kolonyasının yüzünü yakmasından haz duymuştu. Kaynağı belirsiz bir özlem bastırma alışkanlığı olarak dışarı çıktığı zamanlar eline küçük ve de genellikle kopmuş, kırılmış bir nesne alır onu elinde yahut cebinde muhafaza ederdi. Bu gece elinde taşımak istediği küçük nesne, kullanılmayan bir gözlüğün yerinden çıkan camıydı. Kapının düzgün kapanıp kapanmadığını kontrol etmeden çıktı. Gece serinliğinde acayip bir rüyanın peşinden bu dışarıda gezme fikri, yarım saat kendini bir elbise dolabına kapatıp, o karanlıkta düşünmek kadar kendine has sakıncalar barındırıyordu. Ama bunun da üzerine düşmedi. 

Yürüdü, yürüdü, yürüdü ve bir çöp konteynırının önünde durdu. Bu konteynır ne zamandır buradaydı ki? Cebinde bir aydan beri duran, istek şarkı peçetelerini çöpe atmadan önce içeriden kedi fırlaması tehlikesine karşın iki kez 'pisi pisi' dedi. Peçeteleri atarken başını biraz uzatmıştı ki; konteynırın içinde başka bir dünya buldu... Bir kere içeride hiç çöp yoktu, tertemizdi. Adını öyle herkesin bilemeyeceği bir çiçeğin kokusu vardı hatta. Ve daha anlaşılmaz bir şey: Aşağıda bir insan dizlerini kırıp kollarını dizlerinde kavuşturmuş bir şekilde oturuyordu! Yüzü seçilmiyordu. Yukarıdan ne kadar aşağıdaki insana çağırdıysa da onu bir türlü yukarıya baktıramamıştı. Bir cesaret geldi ve aşağıya, onun yanına atladı. Düşüşü sandığı kadar sert olmadı fakat bunun aksine burası yukarıdan göründüğünden çok daha derindeydi! Onun gibi dizlerin kırdı ve kollarını kavuşturdu. Bu sırada şehrin ışıkları kesiliverdi ve gökyüzünde yıldızlar, sahnelerini zorbaların ellerinden geri aldılar. Ne kadar da çoktular!



Kaç gündür oradaydı ve tam olarak neredeydi, bilmiyordu. Bilmeye can attığı bir şey de değildi zaten. Gah bir gayzerin üzerinde uçuyorlar, gah bir mağmanın fokurtularına kulak kesiliyorlardı. İstek şarkı peçeteleri de onlara ayak uyduruyordu. Birbirlerine bakmadan birbirlerine bakıyorlardı. Beraber konuşmanın ve beraber susmanın lezzetini yaşıyorlardı. Bizimki bazen dayanamayıp soruyordu: Yalnız başınayken bir şeye hayret ettiğinde yüzün nasıl oluyor ? Anlattığın bir hikayenin sonunu bağlayamayacağını fark edince yüzün nasıl oluyor ? İçinden taşan bir mutluluğunu paylaşacak kimseyi bulamadığında yüzün nasıl oluyor? Ağladıktan hemen sonra, daha gözyaşların kurumamışken güldüğünde yüzün nasıl oluyor? 

Bir yada iki çocuk üstlerinden ip sarkıtıp salıncak kurdular. Onlar sallanınca içerideki güzel koku daha da yayıldı. Bir ara çok fazla köşesi olan bir çöp öğütme makinesi yaklaştı. Büyümüş de kirlenmiş bir mavisi ve çok az kalmış bir yeşili vardı. Birlikte yaptıkları ustaca bir manevrayla o makineyi alt ettiler. Tek gözlük camından da güç almışlardı. Onu arkalarında bırakıp kurtulduklarında onun köşe fazlalığından yuvarlak bir hal aldığını idrak ettiler.  

Bu vartayı atlatabildiklerine göre artık orada kim hangisiydi bizi ilgilendirmez. Darısının yarısı başımıza. Onlar, orada onlardı işte...

      

      












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder