Ama dışarıdan gelen bir ses, hatırlamaya azmettiği bu benzersiz rüyayı önce julyen julyen doğradı sonra un ufak ezip darmadağın etti! Bir üniversite öğrencisi gecenin birinde aşırı gürültü çıkaran bavuluyla ıslık öttürerek kapının önünden geçmekteydi. Bu da demek oluyordu ki, yalnız iki saat uyumuştu. Rüyadaki yüzün görüntüsü, değeri çalınınca anlaşılan -belki de bu bilindiği için pahası katlansın diye çalınan- bir rönesans tablosu gibi çalınıp atta gitmişti. Ses ise hafızasında biraz daha belirgindi ancak, artık onu da doğru hatırladığına emin olamazdı. Hiçbir kötü söz etmeden gözlerini açtı ve yerinden kalktı. Çok susamıştı.
Yatağın kenarındaki düğmeye basıp ışığı açtı ve yatağa uzanma mesafesinde bulunan çalışma/pinekleme masasına kuruldu. Kristal sürahiden bardağa su dolarken bir sihirli küre muamelesi yaptığı sürahinin kristal yüzeyine melul gözlerle baktı. Kendine gelmek için bardağın yarısını yüzüne çarptı. Masanın üzerinde duran eski defterden medet umdu. Defteri eline alıp sayfalarını karıştırmaya başladı. Sanki önünde ardarda sayfalara çizilen çöp adamların filmi varmış da onu oynatacakmış gibi kavis aldı boynu. Birkaç sayfası hariç her sayfası dolu olan bu defter, bir daha değerlendirilmenin, bir daha anlamlandırılmanın peşindeydi. Bu, çevrilen yapraklardan çıkan, görünüşte ilgisiz fakat mahiyetinde davet edicilik bulunan kışır kışır seslerden belli oluyordu. Birçok mısrası karalı, birçoğu keder artığı muzip şiirlerle bezeli, kareli bir defter... Yakın bir zamanda yazdığı bir şiire gelince durdu. Kafasını toparlamak için güzel bir fısattı. Bu şiiri düzenlemeye karar verdi.
Parmaklarını kağıdın üzerinde gezdirirken aklına kağıtlar hakkında garip sorular üşüşmüştü. Kağıdın kalemle nasıl bir ünsiyeti vardı ? Kalemi tutan parmaktan incinebilir miydi bir kağıt ? Parmakların sıcaklığını, soğukluğunu ayırt edebilirler miydi ? İmla kurallarıyla ilgileniyorlar mıydı peki? Sigara kokusu çok hoşlarına gidiyordu değil mi ? Yakılmak için yazılan şeylerin yazıldığı kağıtlar en son ne düşünüyorlardı? Bir şiir defteri, karasevda ile karşılık bulacak bir aşkı daha yazılan ilk şiirden sezebilir miydi ? Peki Tanpınar'ın Zaman Kırıntıları şiirinin son mısrasını yazdığı kağıt ne diyordu bütün bunlara ? Bu sorular kendiliğinden akıp giderken şiir de son halini almıştı. Bir başlık koyması kalmıştı o kadar:
"her yer suç mahalli/ve tümüyle sinmiş ahali/yakmamak için bu sükut/evlad ü ıyali/devlet.../allah zeval vermesin/tamam da hani/bir of çeksen/şöyle sesliden/korkuyor, uyarıyor ötekini/aman bak/bu çok siyasi!/iyi ama/sefer amca'nın tasını/şükran teyze'nin bakracını/çocuk parklarını/ağzımızın tatlarını/her şeyi yahu her şeyi.../görmüyorsanız da duymuyor musunuz?/sizi bilmem fakat ben/bu hikmetlerden/sual ediyorum/siyaset değil bu be!/tek başına oturmak gibi/sabahçı kahvesinde/üç yaşında çocuk gibi/palyaçolardan çok korkan/sesimizin farklı çıkması gibi/ses kayıt cihazlarında/sözkonusu hayatların/hepsi mi teferruat?/yaranmak illetiyle ilikleyecek/düğme arayanlar cübbelerinde/her tarafa kurulu/bilmesinlerci kürsülerinden/hak diyeni hık diye/infaz ediyorlar/hacivat ve karagöz/neden öldürülmüştü?/korkmayın bu şiirden de/valla demedim bir şey/(illa) hayy hakk!"
Yürüdü, yürüdü, yürüdü ve bir çöp konteynırının önünde durdu. Bu konteynır ne zamandır buradaydı ki? Cebinde bir aydan beri duran, istek şarkı peçetelerini çöpe atmadan önce içeriden kedi fırlaması tehlikesine karşın iki kez 'pisi pisi' dedi. Peçeteleri atarken başını biraz uzatmıştı ki; konteynırın içinde başka bir dünya buldu... Bir kere içeride hiç çöp yoktu, tertemizdi. Adını öyle herkesin bilemeyeceği bir çiçeğin kokusu vardı hatta. Ve daha anlaşılmaz bir şey: Aşağıda bir insan dizlerini kırıp kollarını dizlerinde kavuşturmuş bir şekilde oturuyordu! Yüzü seçilmiyordu. Yukarıdan ne kadar aşağıdaki insana çağırdıysa da onu bir türlü yukarıya baktıramamıştı. Bir cesaret geldi ve aşağıya, onun yanına atladı. Düşüşü sandığı kadar sert olmadı fakat bunun aksine burası yukarıdan göründüğünden çok daha derindeydi! Onun gibi dizlerin kırdı ve kollarını kavuşturdu. Bu sırada şehrin ışıkları kesiliverdi ve gökyüzünde yıldızlar, sahnelerini zorbaların ellerinden geri aldılar. Ne kadar da çoktular!
Bir yada iki çocuk üstlerinden ip sarkıtıp salıncak kurdular. Onlar sallanınca içerideki güzel koku daha da yayıldı. Bir ara çok fazla köşesi olan bir çöp öğütme makinesi yaklaştı. Büyümüş de kirlenmiş bir mavisi ve çok az kalmış bir yeşili vardı. Birlikte yaptıkları ustaca bir manevrayla o makineyi alt ettiler. Tek gözlük camından da güç almışlardı. Onu arkalarında bırakıp kurtulduklarında onun köşe fazlalığından yuvarlak bir hal aldığını idrak ettiler.
Bu vartayı atlatabildiklerine göre artık orada kim hangisiydi bizi ilgilendirmez. Darısının yarısı başımıza. Onlar, orada onlardı işte...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder