15 Temmuz 2016 Cuma

Saatin Camına Aksedenler

Mansour, önünden geçen Sıhhıye dolmuşunun penceresinden sarkan çocuğa gülümsedi. Gülerken yanakları dolgunlaştı. Ayın öteki yüzü gibi. İki senelik ömrü hayatında an itibariyle ilk defa bir siyahi ademoğluyla göz göze gelen küçük, bu jeste karşılık hayretle gamzelerini gösterdi genişçe. Annesi onu hayret makamından dolmuşun içine geri çekti. Dolmuşun şoför mahallinden Pamela Anderson'un 'Kısık Ateşte' şarkısı yükeslirken, asfalt mütevazi olmayan bir ateşte pişmekteydi. Mansour'un işportasındaki saatlere bir talipli çıktı. Mansour, Fransızca sömürülen bir ülkeden geldiği için talipli beyefendinin kusursuz İngilizcesi bir anlam ifade etmedi. Fakat Mansour'un Türkçesi hiç de fena değil. Sucu çocuklar ters ters baktılar bu alış-verişe. Güneş gittikçe yükselerek, insanların annacına annacına vuruyordu sıcağını. Mansour siftah yapmanın sevinciyle büyük gözlerini kocaman açarak şükrünü eda ederken, aşılı sokak köpeklerinin ve geçimsiz kadınların kucaklarında gezdirdiği kedilerin resmi geçidi ara vermeden devam etmekteydi.

Günlerden Cuma olduğunu kulağı ezanda olanlara hatırlatan yaşlı bir müezzin, pek de estetik olmayan bir sesle sala okumaya başladı. Okuldan kaçmış iki liseli el-ayak koordinasyonu barındırmayan şamatalı eğlenceleri arasında sakarlıkla bir genç kızın beyaz renk converse ayakkabılarını mahvettiler. Birden edeplenip sırayla özür dilediler kızdan. Kız başını hafifçe öne eğerek, suni bir tebessümle bunu sorun etmediğini belli eder etmez ayrıldı oradan. Saatçi Mansour'un yanıbaşında semtin delisi Raif bitti birden. Her Allah'ın günü tartı aletini kaldırımın dibine koyup beklerdi Deli Raif, mütemadiyen bisiklet yolundan yürüyenlere ağır küfürler ederek. Zabıtalar ona alışmışlardı, ellemiyorlardı. Mansour ise yeniydi bu muhitte, o sebepten biraz tedirgindi. Tabi Afrikalı fenotipi sayesinde çok stresli bir yapısı olmadığından durumuna göre rahat olduğu söylenebilirdi.

Palyaço kostümlü bir üniversite talebesi kaldığı yurdun taksitlerini karşılamak için broşür dağıtıyordu yoldan geçenlere. Bir seçim arabası seyyar amfiden açılan son ses parti marşlarıyla Kızılay Meydanı'nı fütüursuzca inletiyordu. Bu gürültünün kafelerde buluşup soğuk kahvelerini yudumlayan üniversite gençliğindeki karşılığı, bir zar sallamalık zaman diliminde edilmiş birkaç sinkaflı küfürden ibaretti. Bu vaziyet Mansour'a da pek seyirlik gelmemiş olacak ki, elindeki oyun küpüyle meşgul olmaya koyuldu. Her bir yüzün ortasındaki karedeki renklerin sabit kaldığını çözmüştü. Ankara'da insanların yüzünde de sabit ifade vardı ancak her yüz aynı renkti: Gri. Mansour bunu da görebilmişti. Sıcak aylarda artış gösteren flörtleşmelere paralel olarak satış grafiği selvi boylum al yazmalım ivmesini yakalayan Çiçekçi Sultan, dükkanın camına yaslanıp iki eli belinde uzaktan Deli Faik'e sataşmadı mıydı işlerin kesat gideceğine olan inanışını her geçen gün kavileştirecek idmanlar yapıyordu. Deli Faik de Sultan'ın kolundaki bilezikleri işaret edip - sen zenginsin demek istiyor - baş parmağıyla işaret parmağını birbirine sürterek Sultan'dan üç-beş sipali istiyordu. Gelip de terazisinde tartılanlardan ziyade böyle karnını doyuruyordu. Sultan'ın sadakası da zekatı da işte bu Deli Faik'e verdikleriydi.

Mansour acelesiz bir hareketle koluna konan sineği uzaklaştırırken saatine baktı, sonra diğer saatlerine. Namazın yaklaştığını fark edince işportayı toplayıp Senegal'den getirdiği kahverengi bavuluna yerleştirdi. Üç yıl önce Ankara'da özel bir üniversitenin tıp fakültesini burslu kazanarak buraya gelen Senegalli arkadaşları Moussa ve Moussa'nın nişanlısı Zalika ile bereber oturdukları apartman bir alt sokakta kalıyordu. Mansour apartmanın girişinde Kapııcı Tamer'le karşılaştı. Son kiranın zamanı geçeli bir hafta olmuştu. Mansour'un ailesi Dakar'da geçimini yerfıstığından yağ çıkarma işiyle temin ediyordu. Moussa'nın ailesi geçen yıla kadar babasının bir üniversitede tarih profesörü olduğu Tunus'ta ikamet ediyordu. Zalika'nın ailesi ise Senegal'de balıkçılık yapıyorlardı. Kapıcı Tamer'in imalı bakışlarını görmezden gelen Mansour iyice ısınan zile çöktü. Moussa kapıyı açtı. Mansour bavulu bıraktıktan sonra ikisi beraber çıktılar. Zalika ise içeride bir arkadaşının yardımıyla saçlarını rastalamakla meşguldü.

Daha çok Afrikalı Müslümanların başlarına taktıkları tarzda açık renk takkeleriyle Mansour ve Moussa on dakika sonra camideydiler. Caminin önüne dizili araçlardan arasında yarım saat evvel dolaşan seçim arabası da vardı ! Hutbenin konusu Ortadoğu'da önceki yıl Tunus'ta gerçekleşen Yasemin Devrimi'nin ardından diğer ülkelere yayılan ayaklanmalardı. Müslümanların birlik olmasının gerekliliğini bazı ayet ve hadislere dayandırarak anlatan imam efendi mevzuyu sosyal medyanın zararlarına getirdi. Mansour uyukluyordu, Moussa pürdikkat dinliyordu. Cemaatin kahir ekseriyetinin Mansour'dan pek farkı yoktu. İmam konuyu en son istikrarın önemine bağladı ve istikrar kelimesinin sık sık tekrar ediyordu. Moussa vaazın her kelimesini anlamıştı. Eskiden olsa buna sevinirdi ama şimdi sevinmemişti. Hokkayı andıran burnu körük gibi açılıp kapanıyordu. Moussa'nın babası Tunus'taki iç karışıklıklar sırasında bir kör kurşunla hayatını kaybetmişti. Babası Türkiye'den çok iyi bahsederdi, telefonlaştıkarında kendisini sorduğu kadar Türkiye'yi sorardı.

İmam cami için yardım talebinden bulunmadan önce dua edilmeye başlandı. Mousa bu dualara inanmıyordu. Duanın faydasına inanmasa camiye hiç gelmezdi lakin o, bu dualara inanmıyordu. Önceden böyle düşünmezdi ama yaklaşık bir yıldır onun için her şey alt-üst olmuştu. Yine de elini kaldırdı: "Allah'ım bütün Müslümanlara yardım et. Bizi, anamızı, babamızı ve affına muhtaç bütün müminleri affet. Yaptığımız ibadetleri dergah-ı ilahide makbul buyur. Yakında, uzakta, senin kıblene yönelmiş bütün inanan kardeşlerimizi Cennet'inde, Firdevs'inde buluştur..." Mansour rüyasında bütün saatleri satadursun Moussa düşünüyordu; Allah bütün Müslümanlara yardım eder miydi ? Bu dua anlamlı bir dua mıydı ? Dualar neden hep Cennet odaklı yapılıyordu ? Hem madem böyle zahmetsiz bir rahmet çok mümkün görülüyorsa o zaman neden bütün insanlar adına değil de yalnızca bütün inananlar adına dua ediliyordu ? Bütün bu ardı arkası kesilmeyen sorular ve Mansour'un uykusu iç ezan okunmaya başlayınca dağıldı. Veya dağılır gibi oldu.

Bir zabıta memuru, Mansour, Kapıcı Tamer, seçim arabasını kullanan adam ve Moussa aynı safta el bağladılar. Moussa'nın zihninde zaptedilemez sorular, namaz saatini aldırmadan başını saran, kapı dışarı edemediği kaygılar bas bas bağırıyordu. Esselamün aleyküm ve rahmetullah.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder