Çay ocağına yeni gelen müşterilerden bir kısmı daha iskemleyi altlarına çekmeden çaycıya el ederek çaylarını söylediler. Diğer bir kısım müşteri de seslenerek istediler çaylarını. Beş dakikadır oturmakta olan bir arkadaş grubu ise masaya birinin gelip paşa keyiflerini sormasını beklerken; Cemil Bey, tezcanlı bir insan olarak, her zamanki gibi çayın yapıldığı ocak kısmına gitti. Bir öğrencisine bir şeyler tembihliyormuş gibi istedi çayını. Emekli bir öğretmendi ne de olsa. Cemil Bey'in, onun ince sataşmalarına verecek cevap bulamayan çay ocağının genç müdavimlerini bile imrendiren kızıl renk çalı saçları, eksilmeyen enerjisi ve eskimeyen hikayeleri çok çay içmenin neden olduğu demir eksikliğine hala meydan okuyordu. Mıknatıs gibi adamdı Cemil Bey, demir eksikliği falan vız gelirdi ona.
Emekli tarih öğretmeni Cemil Bey, evine de yakın bir mesafede olan, son çalıştığı koleji zaman zaman ziyaret eder, eski iş arkadaşlarının halini hatrını sorardı. Ama asıl, gençlerle uğraşmak, onların arasında olmak için yapardı bunu. Kar yağıyordu. Çay harareti mi alır insanın içini sıcak mı tutar demeden yine böyle bir ziyaretin peşinden çay içmeye gelmişti. Sırtını döşeğe yaslayıp oturunca belinin ağrısı yatıştığından veya ısınmaktan olsa gerek, o huzurla durgunlaştı. Bakışları dalgınlaşmıştı. Eskilere gitti. Kafasının içinde konu konuyu açtı ve ilk okuduğu kitap geldi aklına. Kitabın adını hatırlamıyordu ama 'han', 'hancı' ve 'tipi' kelimelerini o kitapla öğrenmişti. Babasını hatırladı sonra. En son o yaşlarda çok iyi anlaştığı babasını. Şu an öyle mayışmıştı ki toprağa vereli daha üç ay geçmeyen rahmetli babasının ölümüne üzüntü duyamadığını fark etti. Kendini üzülmek için zorlamadı. Bazen insanın duyguları, bedensel şartlara yenik düşebiliyor... Masaya getirilen çay bardağının bakır altlığında şıkırdayan çay kaşığı onu hayallerinin soktuğu hipnozdan çıkardı. Şöyle bir etrafına bakındı. Dünya bir yana, neredeydi bu oğlan ? Oğluyla burada buluşacak ve otobüs terminaline bırakıp vedalaşacaktı. Yola baktı. Trafik levhasında hem yayalara hem araçlara kırmızı ışık yanıyordu. Bir adam, karısının on adım önünden yürüyordu. Ve bir başka kadın yerde tepinerek ağlayan oğluna 'beni elaleme rezil etme' derken sinirden dişlerini sıkıyordu. 'Oğlan' kelimesinin zihninde çağrıştırdığı manzara; saçları kısa kesilmiş, altına kaçırmış, insanlardan gözlerini kaçıran bir çocuktu. Niye böyleydi bilmiyordu. Deste oyunları için masaya konmuş yaz-boz kağıtlarına iliştirilmiş hızlı tükenen cinsten tükenmez kalemi alıp kopardığı kağıda bir şeyler yazıp yaz-kış üzerinden düşürmediği yazlık ceketinin iç cebine koydu. Herkese dünyanın hikayesini anlatırdı da, sıra oğluna gelince, boks müsabakasında sürekli rakibine sarılıp oyunu yarıda kesen boksörler gibi tıkanıp kalırdı. Güldü kendi kendine kalemi aldığı yere geri bırakırken. Belki de bununla ilgili bir şey yazmıştı yaz-bozdan kopardığı kağıda.
Levent, adından da bekleneceği üzere genç, sulak yerde yetişmiş, yakışıklı bir delikanlıydı. Başında rahmetli dedesinden kalma yünlü papak, arkasında askeri tip sırt çantası, ayağında polis tipi botlarıyla yeri delecek gibi yürüyordu. Kafasının içinde çalan marşta şöyle diyordu: "Aman da padişahım izin ver bize / İzin de vermez isen dök bizi denize !". Delikanlı çağının gürül gürül gürleyen çağıldayanlarıyla sermest idi. Sanki milletin işi gücü yoktu da, herkes ona bakıyordu. Sonra o da birine baktı ve durdu. Mirkelam'ın Asuman şarkısının klibindeki gibi, rahatsızın biri, ankesörlü telefona kafa atıyordu. Tövbe estağfurullah çekip adamı durdurmaya gitti. Adamı engelleyip bir kenara oturttu. Bir sigara ikram etti. Adam kabul etmedi. Adamın vücudu zangır zangır titriyordu. Otobüs saati yaklaşıyordu. Ne yaptıysa bir türlü adama derdini, sıkıntısını anlattıramayınca el mahkum ayrıldı oradan. Adamın yarasına merhem olamayışının üzüntüsüyle yoluna devam ederken ellerini kapüşonunun ön cebine soktu. Kapüşonun cebinin, elini sokunca iki taraftan kavuşan birleşik ceplerden olduğunu anlayınca sevindi. Dar bir sokağa saptı. Burada çocuklar toplanmış, kaportalarının üzerinde biriken karlar erimemiş araçların üzerine, kaldırımlara, buldukları her yere tarih atıyorlardı. Levent de onlara katıldı. İlerideki bir günden rastgele bir tarihi yazdı karların üzerine. Bir kız çocuğu; yürümeyi yeni öğrenmiş, kırmızı kabanının içinde kaybolmuş kardeşinin kaşkolunu sarıyordu. Eğilip bu çocukları öptü. Bu sokağı geçince çay ocağını gördü. Babasının bacak bacak üstüne atınca meydana çıkan çoraplarını da gördü.
Cemil Bey, yavaştan çevresinde biriken dinleyicilerine artık nereden estiyse, Baltalı Hano diye
bir kadının hikayesini anlatıyordu. Oğlunu hamam oğlanı yapan 21 hamamcıya eline kaptığı odun baltasıyla nalları diktiren Eski İstanbul'un kadın kabadayısı Hanzade... Bu tevatürden bir hayli etkilenen Rum Murat herkese birer çay söyledi. Bu esnada Levent de oraya gelmişti. Babasının coşkulu jest ve mimiklerini yabancı birini seyrediyormuş gibi izledi. Cemil Bey, Levent geldi diye hikayesine ara vermedi. Levent'in de babasının lafını bölecek hali yoktu. Bir köşeye oturdu. Bir karışık tost söyledi. Tost geldiğinde ezan okunuyordu. Cemil Bey'in çevresi seyrelmişti. Levent oturduğu yerden kalktı, babasının karşısına geçti. Cemil Bey önce gayet sakin sordu: "Sen şimdi söylemeyecek misin nereye gittiğini ?" Cevap gelmeyince öfkesini gizlemedi. "Ankara'da inince oradan başka bir yere gideceksin değil mi ?" Levent duymamış gibi yapıyordu. Cemil Bey tüm çileden çıktı: "Beni çıldırtma oğlum ! Ben adamın gözünden anlarım gözünden !" Cemil Bey son derece sert bir introyla oğlanın sinir uçlarına dokunmuştu en sonunda ama durumunu belli etmedi Levent. Babasıyla oturup bir konuyu doğru düzgün konuşamayacakları gerçeğini kabullenmişti. Biletini kontrol etti, bir saat kalmıştı. Babası yüklenmeyi sürdürüyordu. Levent cevap vermeden bir öncekinden daha güçlü bir ısırık aldı tostundan. Ve bu esnada olan oldu. İmplant yaptırdığı dolgulu ön dişi kırılmıştı ! Bu, biletin yanması anlamına da geliyordu. Tedavi olmadan hiçbir yere gidemezdi. Levent sinirlerinin kontrolünü kaybetti ve geldiğinden beri koruduğu suskunluğunu birden ayağa kalkıp babasına 'sus' diye bağırarak bozdu. Sus ! Şimdi gerçekten herkes ona bakıyordu. Kırılan dişinin parçası elinde, sinirleri bozuk, öylece durdu. Levent yaptığı fevrilikten derhal utanmıştı utanmasına ancak çıkmıştı bir kere o yüksek ses. Cemil Bey de gerilmişti iyice fakat bir şey demedi oğluna. İşaret parmağıyla agresif bir şekilde gözlüğünü düzelterek herkese önüne dönmesini söyledi. Bir tek çaycı yaklaşabildi yanlarına. Çekinerek: "Abi, Allah acil şifalar versin." dedi. Galiba adam olayı yanlış anlamıştı. Veya bu durumda bunun söylenebileceğini düşünmüştü.
Otobüs daha gelmeden kaçmış, acele işe şeytan karışmıştı.
Bugün farazi üçüncü kişileri aracı ederek yaşanmış şeyleri yaşanmamış şeylerin içine karıştırdığım bir hikaye anlatmayacağım. Ancak anlatacağım her şeyi tek tek konum bilgisiyle, kelimelerden krokiler çizerek ifade etmeyi de düşünmüyorum. Ben büyük bir şey kaybettim. Bir insan. Hayır, sevgilimden falan ayrılmadım. Kişisel tarihimin kayıtlarına bir sevgilinin adının düştüğü de vaki değildir zaten, her neyse. Panik atak çok kötü bir hastalık bu arada. Düşmanlarınıza beddua etmek istiyor fakat düşmanınıza uygun bir ilenç seçemiyorsanız; bu, vertigo veya ne bileyim obsesif kompulsif bozukluk ( ortamlarda O.B.K deme imkanı da sağlıyor) falan gibi ismen hiçbir karizması olmayan ruh sağlığı düşmanı hastalığa yakalanmaları dileğinin, ilenmek için son derece münasip olduğuna ben kefil olurum. Olayların tafsilatına girmeyeceğim. İki kişilik bir dost meclisinden azledildim. Bunu hak edip etmediğimi bilmiyorum ancak bir taşkınlık yaptıysam dahi bunda ne onu incitme kastım vardı, ne de ona saygısızlık edeceğimi aklımdan geçirmiştim. Ben de yakın bir zaman önce bir dostumla, hem de eski bir dostumla ilişiğimi kesmiştim. Yaptığınız veya yıktığınız bir şeyin sizi dönüp dolaşıp vurması için sizin yaptığınız veya yıktığınız şeyde haksız olmanız gerekmiyor. Bildiğim örnekler var. Bu kuralın böyle işlediğinden nasıl bu kadar emin olduğumu ise istesem de izah edemem. Kabul eder veya etmeyiz, bu dünyayı çekip çeviren bazı manevi kurallar da var. Bu kayıp beni neden böyle söyletiyor, kahrediyor, ona geleceğim. Çünkü, onun güzel sohbeti bana bir kaşiflik payesi vermişti. Çünkü bu zamana dek içimden kopup gelen 'ah'larımın panzehirini bulmuştum. O payeyi kaybettim. Onun güzel sohbeti bana bir keşşaflık, yani izcilik payesi vermişti. Ben onun güzel sohbetinde yepyeni, anlaşılmaz kalabalık uğultularından uzak, insana tertemiz bir hava bahşeden, gölleri, ırmakları olan, insan zulmünden bihaber hayvanlarıyla mutlu bir habitat bulmuştum. O payeyi kaybettim. Ben onun güzel sohbetinde zamanın nasıl genişleyebilen bir şey olduğuna şahitlik ettim. O, gecenin ve gündüzün, sırasını şaşmayan, her şeyi içine alan çarkından azade olma hürriyetini ve enginliğini kaybettim. Az zamanda çok güzel sözler söyledik. O hoş sedayı kaybettim. Buna neden olan, galiba benim onu bir başkasından kıskanmamdan kaynaklanan hesapsız bir davranışımdı. Ben onu kaybetme korkusuyla kaybettim. İnsan dostunu kıskanır mı ? Bu yerine göre değişir. Onu tanıdığımdan beri içimde tuhaf bir kaybetme korkusu hasıl olmuştu. Ben o korkuyu büyüttüm ve talihsiz bir sonuç gerçekleşti. Buna talihsiz demek az kalır elbette. Ben onun sohbetinde artık solduğuna kani olduğum renklerimi bulmuştum. Rahmet yağmurunun arkasından açan bir gökkuşağı siliniverdi. Yani son şiirimde de öyle yazdım, sanki ben annemi kaybettim. Onun sohbetinde, nezih, katıksız bir pürneşe olma haline muttali olmuşken şimdi benim zayıf anlarımı kollayan sinsi, burnu ensemde bir hüznün eline düştüm. Bilmiyor, ben onda ömrüm boyunca aradığım, fiziksel olmayan bir güzellik gördüm ve onu sevdim. Bana mal bulmuş mağribi, ne dediğini bilmez, ipe sapa gelmez bir deli muamelesi yapması o kadar ağırıma gitti ki; buna yol açan bilgi ve evet görgü eksikliğime yandım, yakındım. Üç gün öncesine geri dönebilmenin karşılığında farzı muhal; melaike taifesi zuhura çıkıp benden buna mukabil elimi, kulağımı, kaşımı, gözümü kurban etmemi isteselerdi vallahi billahi feda ederdim biliyor musunuz ? Tekrar onun sohbetine vasıl olabileceksem neden sakınayım ki bunları ? Bu dünyanın biyolojik yasaları canlı hücrelerin çok azına binlerce yıl yaşam vaad ediyor, biz onlardan değiliz. Olsak ne olurdu ki, dilşad olamadıktan, dost bağında gönlü ve ruhu doyuramadıktan sonra. Mübalağa etmiyorum. Şimdi buraya gelmiş yazı kanalıyla gözyaşı döküyorum. Yazmak, bu dünyada iyi kötü, yapabildiğimi sandığım tek şey. Bir müzisyen olsaydım keşke. Ama bir gün içinde iyi müzisyenlerin de olduğu iyi bir sinema ekibim olursa güzel bir film senaryosu yazmayı çok isterim. Bir de sinema eleştirmeni gerekiyor elbette. Bir listede en sona yazılan bir madde, o listenin en önemli maddesi olabilir pekala. Derdini söylemek mi yoksa söylemeyip içine atmak mı insanı dermansız bırakır, bunun bilgisine sahip değilim. Ben büyük bir şey kaybettiğimi ve bunu geri kazanmak için saygıda kusur etmemek koşuluyla varımı yoğumu seferber edebileceğimi biliyorum. Küsmek zamanı değil, bu su hala duru, bu gök hala mavi. Ben büyük bir şey kaybettim. Allah bazı kullarını sevindirmek için elindekileri ona kaybettirir, sonra da ona kaybettiğini buldururmuş derler. Bulmak için dua ediyorum. Sizler de ediniz. Selametle.
Üzeri açık bir medfunum, rüzgâra meftûn Titriyor hıçkırık oburu kaburgalarım Gitmeyin hâlis dostlarım, mûnis kargalarım ! Sustun rüzgâr, sustun da, tedbîl-i kıyâmet oldun
Ne imâ ediyor bana artık sönmüş yıldızlar ? İmkânsızlık parıltısı mı benim güneşim ? Kıyâmetin kopmasından en çok, ölüler korkar Bir pazar yerinde sanki annemi kaybetmişim - ömer f. k. -
Uyanakalmıştı... Bir süre gözlerini açmayıp, kıpırtısız yatakta öylece durdu. Rüyasında gerçekleşen -evet gerçekleşen- o upuzun konuşmaları, rüyasında gördüğü o yüzü hatırlamaya çalışıyordu. İnanamıyordu. Gördükleri bir rüyaya nasıl sığabilmişti? Ama görmüş, duymuş ve dahası hiç durmadan konuşmuş ve dinlemişti. Rüyanın başında birisiyle karşılaşmıştı ama ne karşılaşma! Onunla aylarca, yıllarca hiç sıkılmaksızın sohbet etmişlerdi! Acaba uyurken birisi başucunda oturup ona bir şeyler mi anlatmıştı? Sadece rüyada ikram edilen o güzelim, leziz meşrubatlardan bile güzeldi bu. Ve bu erişilmesi çok güç saadetten şu an uyanarak mahrum kalmıştı. Böylesi bir rüya gördüğü için rüya deyip geçemiyordu da. Hala daha olduğu yerden kıpırdamamıştı. Köpek sürüsü görmüş bir kedinin hareketsizliğiyle gözlerini iki kere yummuş, avuçlarını bile gevşetmeden yerinde duruyordu.
Ama dışarıdan gelen bir ses, hatırlamaya azmettiği bu benzersiz rüyayı önce julyen julyen doğradı sonra un ufak ezip darmadağın etti! Bir üniversite öğrencisi gecenin birinde aşırı gürültü çıkaran bavuluyla ıslık öttürerek kapının önünden geçmekteydi. Bu da demek oluyordu ki, yalnız iki saat uyumuştu. Rüyadaki yüzün görüntüsü, değeri çalınınca anlaşılan -belki de bu bilindiği için pahası katlansın diye çalınan- bir rönesans tablosu gibi çalınıp atta gitmişti. Ses ise hafızasında biraz daha belirgindi ancak, artık onu da doğru hatırladığına emin olamazdı. Hiçbir kötü söz etmeden gözlerini açtı ve yerinden kalktı. Çok susamıştı.
Yatağın kenarındaki düğmeye basıp ışığı açtı ve yatağa uzanma mesafesinde bulunan çalışma/pinekleme masasına kuruldu. Kristal sürahiden bardağa su dolarken bir sihirli küre muamelesi yaptığı sürahinin kristal yüzeyine melul gözlerle baktı. Kendine gelmek için bardağın yarısını yüzüne çarptı. Masanın üzerinde duran eski defterden medet umdu. Defteri eline alıp sayfalarını karıştırmaya başladı. Sanki önünde ardarda sayfalara çizilen çöp adamların filmi varmış da onu oynatacakmış gibi kavis aldı boynu. Birkaç sayfası hariç her sayfası dolu olan bu defter, bir daha değerlendirilmenin, bir daha anlamlandırılmanın peşindeydi. Bu, çevrilen yapraklardan çıkan, görünüşte ilgisiz fakat mahiyetinde davet edicilik bulunan kışır kışır seslerden belli oluyordu. Birçok mısrası karalı, birçoğu keder artığı muzip şiirlerle bezeli, kareli bir defter... Yakın bir zamanda yazdığı bir şiire gelince durdu. Kafasını toparlamak için güzel bir fısattı. Bu şiiri düzenlemeye karar verdi.
Parmaklarını kağıdın üzerinde gezdirirken aklına kağıtlar hakkında garip sorular üşüşmüştü. Kağıdın kalemle nasıl bir ünsiyeti vardı ? Kalemi tutan parmaktan incinebilir miydi bir kağıt ? Parmakların sıcaklığını, soğukluğunu ayırt edebilirler miydi ? İmla kurallarıyla ilgileniyorlar mıydı peki? Sigara kokusu çok hoşlarına gidiyordu değil mi ? Yakılmak için yazılan şeylerin yazıldığı kağıtlar en son ne düşünüyorlardı? Bir şiir defteri, karasevda ile karşılık bulacak bir aşkı daha yazılan ilk şiirden sezebilir miydi ? Peki Tanpınar'ın Zaman Kırıntıları şiirinin son mısrasını yazdığı kağıt ne diyordu bütün bunlara ? Bu sorular kendiliğinden akıp giderken şiir de son halini almıştı. Bir başlık koyması kalmıştı o kadar:
"her yer suç mahalli/ve tümüyle sinmiş ahali/yakmamak için bu sükut/evlad ü ıyali/devlet.../allah zeval vermesin/tamam da hani/bir of çeksen/şöyle sesliden/korkuyor, uyarıyor ötekini/aman bak/bu çok siyasi!/iyi ama/sefer amca'nın tasını/şükran teyze'nin bakracını/çocuk parklarını/ağzımızın tatlarını/her şeyi yahu her şeyi.../görmüyorsanız da duymuyor musunuz?/sizi bilmem fakat ben/bu hikmetlerden/sual ediyorum/siyaset değil bu be!/tek başına oturmak gibi/sabahçı kahvesinde/üç yaşında çocuk gibi/palyaçolardan çok korkan/sesimizin farklı çıkması gibi/ses kayıt cihazlarında/sözkonusu hayatların/hepsi mi teferruat?/yaranmak illetiyle ilikleyecek/düğme arayanlar cübbelerinde/her tarafa kurulu/bilmesinlerci kürsülerinden/hak diyeni hık diye/infaz ediyorlar/hacivat ve karagöz/neden öldürülmüştü?/korkmayın bu şiirden de/valla demedim bir şey/(illa) hayy hakk!"
Babası bu şiiri görse onu kapı dışarı koyardı. Fakat şu anda kendi isteğiyle dışarı çıkacaktı. Nedenini bilmeden banyoya girdi ve aynada yüzüne dik dik baktı. Sonra bir yıldır dudağının üstünde özenle besleyip büyüttüğü bıyıklarını, üç bıçak darbesiyle lavabo giderinden, kendisinde keramet bulunmayan diğer şeylerin yanına yolladı. Traş kolonyasının yüzünü yakmasından haz duymuştu. Kaynağı belirsiz bir özlem bastırma alışkanlığı olarak dışarı çıktığı zamanlar eline küçük ve de genellikle kopmuş, kırılmış bir nesne alır onu elinde yahut cebinde muhafaza ederdi. Bu gece elinde taşımak istediği küçük nesne, kullanılmayan bir gözlüğün yerinden çıkan camıydı. Kapının düzgün kapanıp kapanmadığını kontrol etmeden çıktı. Gece serinliğinde acayip bir rüyanın peşinden bu dışarıda gezme fikri, yarım saat kendini bir elbise dolabına kapatıp, o karanlıkta düşünmek kadar kendine has sakıncalar barındırıyordu. Ama bunun da üzerine düşmedi. Yürüdü, yürüdü, yürüdü ve bir çöp konteynırının önünde durdu. Bu konteynır ne zamandır buradaydı ki? Cebinde bir aydan beri duran, istek şarkı peçetelerini çöpe atmadan önce içeriden kedi fırlaması tehlikesine karşın iki kez 'pisi pisi' dedi. Peçeteleri atarken başını biraz uzatmıştı ki; konteynırın içinde başka bir dünya buldu... Bir kere içeride hiç çöp yoktu, tertemizdi. Adını öyle herkesin bilemeyeceği bir çiçeğin kokusu vardı hatta. Ve daha anlaşılmaz bir şey: Aşağıda bir insan dizlerini kırıp kollarını dizlerinde kavuşturmuş bir şekilde oturuyordu! Yüzü seçilmiyordu. Yukarıdan ne kadar aşağıdaki insana çağırdıysa da onu bir türlü yukarıya baktıramamıştı. Bir cesaret geldi ve aşağıya, onun yanına atladı. Düşüşü sandığı kadar sert olmadı fakat bunun aksine burası yukarıdan göründüğünden çok daha derindeydi! Onun gibi dizlerin kırdı ve kollarını kavuşturdu. Bu sırada şehrin ışıkları kesiliverdi ve gökyüzünde yıldızlar, sahnelerini zorbaların ellerinden geri aldılar. Ne kadar da çoktular!
Kaç gündür oradaydı ve tam olarak neredeydi, bilmiyordu. Bilmeye can attığı bir şey de değildi zaten. Gah bir gayzerin üzerinde uçuyorlar, gah bir mağmanın fokurtularına kulak kesiliyorlardı. İstek şarkı peçeteleri de onlara ayak uyduruyordu. Birbirlerine bakmadan birbirlerine bakıyorlardı. Beraber konuşmanın ve beraber susmanın lezzetini yaşıyorlardı. Bizimki bazen dayanamayıp soruyordu: Yalnız başınayken bir şeye hayret ettiğinde yüzün nasıl oluyor ? Anlattığın bir hikayenin sonunu bağlayamayacağını fark edince yüzün nasıl oluyor ? İçinden taşan bir mutluluğunu paylaşacak kimseyi bulamadığında yüzün nasıl oluyor? Ağladıktan hemen sonra, daha gözyaşların kurumamışken güldüğünde yüzün nasıl oluyor? Bir yada iki çocuk üstlerinden ip sarkıtıp salıncak kurdular. Onlar sallanınca içerideki güzel koku daha da yayıldı. Bir ara çok fazla köşesi olan bir çöp öğütme makinesi yaklaştı. Büyümüş de kirlenmiş bir mavisi ve çok az kalmış bir yeşili vardı. Birlikte yaptıkları ustaca bir manevrayla o makineyi alt ettiler. Tek gözlük camından da güç almışlardı. Onu arkalarında bırakıp kurtulduklarında onun köşe fazlalığından yuvarlak bir hal aldığını idrak ettiler. Bu vartayı atlatabildiklerine göre artık orada kim hangisiydi bizi ilgilendirmez. Darısının yarısı başımıza. Onlar, orada onlardı işte...