25 Eylül 2016 Pazar

Acil Şifalar

Çay ocağına yeni gelen müşterilerden bir kısmı daha iskemleyi altlarına çekmeden çaycıya el ederek çaylarını söylediler.  Diğer bir kısım müşteri de seslenerek istediler çaylarını. Beş dakikadır oturmakta olan bir arkadaş grubu ise masaya birinin gelip paşa keyiflerini sormasını beklerken; Cemil Bey, tezcanlı bir insan olarak, her zamanki gibi çayın yapıldığı ocak kısmına gitti. Bir öğrencisine bir şeyler tembihliyormuş gibi istedi çayını. Emekli bir öğretmendi ne de olsa. Cemil Bey'in, onun ince sataşmalarına verecek cevap bulamayan çay ocağının genç müdavimlerini bile imrendiren kızıl renk çalı saçları, eksilmeyen enerjisi ve eskimeyen hikayeleri çok çay içmenin neden olduğu demir eksikliğine hala meydan okuyordu. Mıknatıs gibi adamdı Cemil Bey, demir eksikliği falan vız gelirdi ona.

Emekli tarih öğretmeni Cemil Bey, evine de yakın bir mesafede olan, son çalıştığı koleji zaman zaman ziyaret eder, eski iş arkadaşlarının halini hatrını sorardı. Ama asıl, gençlerle uğraşmak, onların arasında olmak için yapardı bunu. Kar yağıyordu. Çay harareti mi alır insanın içini sıcak mı tutar demeden yine böyle bir ziyaretin peşinden çay içmeye gelmişti. Sırtını döşeğe yaslayıp oturunca belinin ağrısı yatıştığından veya ısınmaktan olsa gerek, o huzurla durgunlaştı. Bakışları dalgınlaşmıştı. Eskilere gitti. Kafasının içinde konu konuyu açtı ve ilk okuduğu kitap geldi aklına. Kitabın adını hatırlamıyordu ama 'han', 'hancı' ve 'tipi' kelimelerini o kitapla öğrenmişti. Babasını hatırladı sonra. En son o yaşlarda çok iyi anlaştığı babasını. Şu an öyle mayışmıştı ki toprağa vereli daha üç ay geçmeyen rahmetli babasının ölümüne üzüntü duyamadığını fark etti. Kendini üzülmek için zorlamadı. Bazen insanın duyguları, bedensel şartlara yenik düşebiliyor... Masaya getirilen çay bardağının bakır altlığında şıkırdayan çay kaşığı onu hayallerinin soktuğu hipnozdan çıkardı. Şöyle bir etrafına bakındı. Dünya bir yana, neredeydi bu oğlan ? Oğluyla burada buluşacak ve otobüs terminaline bırakıp vedalaşacaktı. Yola baktı. Trafik levhasında hem yayalara hem araçlara kırmızı ışık yanıyordu. Bir adam, karısının on adım önünden yürüyordu. Ve bir başka kadın yerde tepinerek ağlayan oğluna 'beni elaleme rezil etme' derken sinirden dişlerini sıkıyordu. 'Oğlan' kelimesinin zihninde çağrıştırdığı manzara; saçları kısa kesilmiş, altına kaçırmış, insanlardan gözlerini kaçıran bir çocuktu. Niye böyleydi bilmiyordu. Deste oyunları için masaya konmuş yaz-boz kağıtlarına iliştirilmiş hızlı tükenen cinsten tükenmez kalemi alıp kopardığı kağıda bir şeyler yazıp yaz-kış üzerinden düşürmediği yazlık ceketinin iç cebine koydu. Herkese dünyanın hikayesini anlatırdı da, sıra oğluna gelince, boks müsabakasında sürekli rakibine sarılıp oyunu yarıda kesen boksörler gibi tıkanıp kalırdı. Güldü kendi kendine kalemi aldığı yere geri bırakırken. Belki de bununla ilgili bir şey yazmıştı yaz-bozdan kopardığı kağıda.

Levent, adından da bekleneceği üzere genç, sulak yerde yetişmiş, yakışıklı bir delikanlıydı. Başında rahmetli dedesinden kalma yünlü papak, arkasında askeri tip sırt çantası, ayağında polis tipi botlarıyla yeri delecek gibi yürüyordu. Kafasının içinde çalan marşta şöyle diyordu: "Aman da padişahım izin ver bize / İzin de vermez isen dök bizi denize !". Delikanlı çağının gürül gürül gürleyen çağıldayanlarıyla sermest idi. Sanki milletin işi gücü yoktu da, herkes ona bakıyordu. Sonra o da birine baktı ve durdu. Mirkelam'ın Asuman şarkısının klibindeki gibi, rahatsızın biri, ankesörlü telefona kafa atıyordu. Tövbe estağfurullah çekip adamı durdurmaya gitti. Adamı engelleyip bir kenara oturttu. Bir sigara ikram etti. Adam kabul etmedi. Adamın vücudu zangır zangır titriyordu. Otobüs saati yaklaşıyordu. Ne yaptıysa bir türlü adama derdini, sıkıntısını anlattıramayınca el mahkum ayrıldı oradan. Adamın yarasına merhem olamayışının üzüntüsüyle yoluna devam ederken ellerini kapüşonunun ön cebine soktu. Kapüşonun cebinin, elini sokunca iki taraftan kavuşan birleşik ceplerden olduğunu anlayınca sevindi. Dar bir sokağa saptı. Burada çocuklar toplanmış, kaportalarının üzerinde biriken karlar erimemiş araçların üzerine, kaldırımlara, buldukları her yere tarih atıyorlardı. Levent de onlara katıldı. İlerideki bir günden rastgele bir tarihi yazdı karların üzerine. Bir kız çocuğu; yürümeyi yeni öğrenmiş, kırmızı kabanının içinde kaybolmuş kardeşinin kaşkolunu sarıyordu. Eğilip bu çocukları öptü. Bu sokağı geçince çay ocağını gördü. Babasının bacak bacak üstüne atınca meydana çıkan çoraplarını da gördü.

Cemil Bey, yavaştan çevresinde biriken dinleyicilerine artık nereden estiyse, Baltalı Hano diye
bir kadının hikayesini anlatıyordu. Oğlunu hamam oğlanı yapan 21 hamamcıya eline kaptığı odun baltasıyla nalları diktiren Eski İstanbul'un kadın kabadayısı Hanzade... Bu tevatürden bir hayli etkilenen Rum Murat herkese birer çay söyledi. Bu esnada Levent de oraya gelmişti. Babasının coşkulu jest ve mimiklerini yabancı birini seyrediyormuş gibi izledi. Cemil Bey, Levent geldi diye hikayesine ara vermedi. Levent'in de babasının lafını bölecek hali yoktu. Bir köşeye oturdu. Bir karışık tost söyledi. Tost geldiğinde ezan okunuyordu. Cemil Bey'in çevresi seyrelmişti. Levent oturduğu yerden kalktı, babasının karşısına geçti. Cemil Bey önce gayet sakin sordu: "Sen şimdi söylemeyecek misin nereye gittiğini ?" Cevap gelmeyince öfkesini gizlemedi. "Ankara'da inince oradan başka bir yere gideceksin değil mi ?" Levent duymamış gibi yapıyordu. Cemil Bey tüm çileden çıktı: "Beni çıldırtma oğlum ! Ben adamın gözünden anlarım gözünden !" Cemil Bey son derece sert bir introyla oğlanın sinir uçlarına dokunmuştu en sonunda ama durumunu belli etmedi Levent. Babasıyla oturup bir konuyu doğru düzgün konuşamayacakları gerçeğini kabullenmişti. Biletini kontrol etti, bir saat kalmıştı. Babası yüklenmeyi sürdürüyordu. Levent cevap vermeden bir öncekinden daha güçlü bir ısırık aldı tostundan. Ve bu esnada olan oldu. İmplant yaptırdığı dolgulu ön dişi kırılmıştı ! Bu, biletin yanması anlamına da geliyordu. Tedavi olmadan hiçbir yere gidemezdi. Levent sinirlerinin kontrolünü kaybetti ve geldiğinden beri koruduğu suskunluğunu birden ayağa kalkıp babasına 'sus' diye bağırarak bozdu. Sus ! Şimdi gerçekten herkes ona bakıyordu. Kırılan dişinin parçası elinde, sinirleri bozuk, öylece durdu. Levent yaptığı fevrilikten derhal utanmıştı utanmasına ancak çıkmıştı bir kere o yüksek ses. Cemil Bey de gerilmişti iyice fakat bir şey demedi oğluna. İşaret parmağıyla agresif bir şekilde gözlüğünü düzelterek herkese önüne dönmesini söyledi. Bir tek çaycı yaklaşabildi yanlarına. Çekinerek: "Abi, Allah acil şifalar versin." dedi. Galiba adam olayı yanlış anlamıştı. Veya bu durumda bunun söylenebileceğini düşünmüştü.

Otobüs daha gelmeden kaçmış, acele işe şeytan karışmıştı.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder