Haşmet ağlayamazdı. On gün önce dedesinin cenaze namazında, ağlamak için eline geçen son fırsatı da kaçırmıştı. Haşmet, yan profilden bakıldığında daima sırıtıyormuş gibi görünürdü. Üst profilden bakılınca -eğer başında şapkası yoksa- soyulmuş patatesi andırıyordu. Ancak, 1.90 boyunda bir insan evladı olduğu için, daha çok, kendisi başka insanlara tepeden bakardı. Bacakları boyuna tezat bir biçimde kısacıktı. (Haşmet'i takip eden yavru köpeğe buradan sonra biz "godil" diyelim.) Godil ve Haşmet sahil yolunun yarısını yürümüştü. Haşmet bir ara durup cebinden bir sigara çıkardı. Çıkardığı sigara iki buçuk saniyede ıslanıp kırıldı haliyle. Haşmet köpeğin de duyacağı şekilde, "sikeydim!" diye bir sövgüde bulundu. Godilin kırık şemsiyeyi hala ağzında taşıdığını görünce kırık şemsiyeyi godilin ağzından aldı ve açtı. Sigara içmesine yetecek kadar bir koruma sağladı kırık şemsiye. Sigaranın dumanını amaçsızca daha alışamadığı godilin üstüne üstüne üflüyordu...
Saat sabahın altısıydı. Sahil kenarında, deli dürtmüş gibi eşofman giyip her sabah koşturan adamlar bile yoktu. Haşmet, "erkekseniz yağmurda koşun ulan ibneler!" dedi belirsiz bir öfkeyle. Godil de kuyruğunu salladı. Yağmur yavaş yavaş durulmuştu. Godil, kuyruğunu sallaya sallaya yine sahille denizi ayıran aşağılık duvarı atlayıp denize koştu. Godil bu sefer çok ileri gitti. Yüzdü, yüzdü, yüzdü ve kayboldu...
Haşmet birden bağırarak ağlamaya başladı. Sabah ezanına uyanmayan ahali, bu sese uyanmıştı. Haşmet var gücüyle ağlarken bir yandan elindeki kırık şemsiyeyi gerilip gerilip banklara çarpıyordu. Şemsiye artık kırık olmaktan paramparça olma derecesine erişmişti.
Uyanan insanlar elbette hemen geri uyudular. Bir belediye işçisi yağmurluğunun başlığını kafasından çıkarmış Haşmet'e doğru yürüyordu. Elindeki süpürgenin tersiyle Haşmet'in sırtına dokundu. Haşmet feryadını tamamen kesmeden ancak sesini azaltarak döndü işçiye. İşçi, "Ne kadar güzel ve yaralı bir burnunuz var. Neden ağlıyorsunuz ?" dedi. Haşmet utanarak bir elini sargılı burnuna götürdü, diğer eliyle süpürgenin ucunu sıkarak selamlaştı işçiyle. Yarım saat sonra Haşmet küreği tutuyor, işçi süpürgeyle çer-çöpü küreğe sürüklüyordu. İşçi Baba Süleyman da bir insanla doğru dürüst konuşmayalı birkaç ay olmuştu. İşçi Süleyman, yarım saat sonra Haşmet'i tanımış vaziyetteydi. Bu yarenliğinin karşılığında bir kağıt parçası çıkardı ve bir yerin haritasını çizdi. Yolun bittiği yere sarı, kuru yapraklar çizmişti. Bu, sarı yapraklar cennetinin, sırf dostluk hatrına hibe edilmiş tapusuydu.
Karga, bisikletten inerek Haşmet'in üzerine yürüdü. Haşmet kaçar adım yürümeye başladı. Neden sonra bunu kendine yakıştıramayıp kaçmaktan vazgeçerek kargaya yöneldi. Nefes nefese kalan karga, kanatlarını beline koyup biraz soluklandı. Gagasıyla önce üç kere yere vurup bekledi. Sonra iki kere vurup bekledi. En son bir kere vurdu ve sıçrayıp yere kapaklandı. Haşmet karganın ne anlatmaya çalıştığını anlamış gibiydi. Öyleyse çok zamanı yoktu ...
Haşmet olanca hızıyla koşmaya başladı. Aceleden bisikleti unutmuştu. Kan ter içinde kalarak koştuğu yolda yedi defa sigarayı bıraktı. Tükendiği yerlerde dizine kadar eğilip yere tükürüyor ve nasıl kan tükürmediğine şaşırıp koşusunu sürdürüyordu. Bir yerde açık bırakılmış bir çeşme musluğu gördü. Hız kaybetmeden bunu değerlendirdi. Sırtındaki kıyafetler sabahki yağmurda bile bu kadar ıslanmamıştı. Koşarken arkadan bakıldığında kurbağaya benziyordu. Birkaç kişi onun bu hilkat garibesi halini fotoğraflamak için yanında bir müddet koşturuyordu. Düzgün fotoğraf çekebilenler şanslıydı. Haşmet'in, kendisine engel olmaya başlayan kıyafetlerini üstünden birer birer atarak koşarken ne denli fotojenik olduğunu size göstermek isterdim. Sahile iyice yaklaşmıştı. Denizi görür görmez "kıyı göründü!" diye feryadı bastı. Elbette insanlar, pencereden göz ucuyla şöyle bir baktıktan sonra televizyon izlemeye devam ettiler.
Bu esnada akşam ezanı okunuyordu. Köpekler it gibi uluyordu. Niye ulursa bu köpekler ezan okunurken ? Bilen var mı ?
Haşmet, Allah ne verdiyse stiliyle atladı denize. Geniş elleriyle pat pat suya vuruyor, alt taraftan da şiddetle suyu tekmeliyordu. Karganın mesajına olan inancı, ona yüzmeyi bilmediğini unutturmuştu. Böyle böyle suda ilerlerken attığı tekmelerden birisi bir canlıya geldi. Haşmet kafasını daldırınca bir de ne görsün içeride ! Onlarca godil, suyu mesken edinmişti. Kimi yuvarlanarak oyun oynuyor, kimi bir arkadaşıyla bir deniz anasını bölüşmenin kavgasını veriyordu. Bu godillerin her biri meğer iflah olmaz godzillalarmış da haberimiz yokmuş. Köpekbalığı oluyor da balık-köpekler neden olmasın diye geçiştirdi bu acayiplği Haşmet. Üstelik bir acayiplik daha vardı dikkate değer : Haşmet yarım saattir başını çıkarmadığı halde boğulmamıştı. Haşo, ol mahiler gibi derya içreydi ama ölmemişti.
Haşmet kendisine verdiği sözü yerine getirme yolunda olduğunu hissediyordu. Yürümeleri bir sonuca ulaşacak mıydı ne ? Belki belası sikilene kadar yürümesine gerek kalmazdı bundan kelli. Laf aramızda bana göre biraz fazlaca anlam yüklediği işaretler, onu birilerinin hayatını kurtaracağına ikna etmişti bir şekilde. Bunun ne anlama geldiğini merak ediyorsunuz tabi. Şimdi bu Haşmet, dedesi ve çekirdek ailesini alıp götüren kazadan kendini sorumlu görüyordu. Arabayı kullanan dedesine, arabanın teybine Sezen Aksu şarkılarının kayıtlı olduğu cd'yi taktırmadaki ısrarı, bir anlık dikkatsizlikle birleşince bahsi geçen elim kaza yaşanmıştı. Ölümüne sebep olduğu insan kadar insanın hayatını kurtarmaya and içmişti. Başka bir meselesi kalmamıştı. Lakin yolunu yordamını bilmiyordu. Onu da kazadan sonra bir trafik polisine sormuştu. Sağ olsun, asabi bir abi de olsa "yürü lan kereste!" diyerek ona bir ipucu vermişti. Haşmet de on gündür yürüyordu. Acaba kimlerin vesiletü'n necatı olacaktı haşmetlü kahramanımız ?
Bizim godiller suyun derinlerine dalışlar yapıyor ve diplerden envai çeşit malzeme çıkarıyorlardı. Kemer, tarak, toka, Sezen Aksu cd'leri ve hatta yırtık pantol' paçaları çıkarıyorlardı arkadaşlar. Haşmet de gemilerin peşinde hoplayan yunuslar gibi godilleri takip ediyordu. Haşmet tehlikeli sularda yüzüyordu ... Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim diye düşünmesi sayesinde yılmıyordu. Rüzgara karşı işemek olurdu bu aşamada vazgeçmek. Yanına bir vatoz bulmuştu bir de. Kramp falan girecek olursa acımadan yapıştırıyordu elektriği Allah çarpsın. Balık-köpekler önde, Haşmet arkada iki denizin birleştiği yere kadar gitmişlerdi. Balık-köpeklerin önderi, burada dev kafalı, yedi kollu, dişleri epeyce keskin, sırtı tikenli büyük bir yaratıkla muhavere ettiler. Anlaşılan bir rapor sunulmuş ve müsaade istenmişti. Bu varlık kim olsa beğenirsiniz ? Hani şu "balık bilmezse Halık bilir"deki Halık işte bu mahlukmuş. Tam adı Altunpalık Abdülhalık Okyanusa Layık Hazretleri olan bu zat denizdeki atıklarla alakadarmış. Bu işi mesuliyet
bellemiş asırlardır. Size vereceğim salık şu ki: bu mıntıkada Halık'a takılmamak lazım.
Halık'ın mekan geçildikte yarım saat sonra Haşmet ve avaneleri kendilerini batarak halde bir mülteci teknesinin altında buldu. Orada film kopmuş ama ve lakin meseleye el atılmıştı. Haşmet bu işleri bırakmamış, su işlerini öğrenmişti çünkü. Grubuna emirler ve baloncuklar yağdırıyordu Haşmet Usta. Kurtaracağı insanlar bu garibanlar olmalıydı. Ederi beş bin para olmayıp kırk bin paraya kakalanan bir tabuttu bu tekne. Dört Afgan, iki Suriyeli, bir tane de burada neler döndüğünü gözlemek için gelen bir Japon vardı teknede. Bunların sayısı kazada ölenlerin sayısından bir eksikti. Godiller, teknenin alabora olmuş tarafını siyah, yumuşak köpek burunlarıyla yukarıda tuttular, Haşmet Sensey de kol gücüyle ittirdi tekneyi. Adamların, kadınların duasını aldılar. Yarım saate sahile çıkmışlardı. Godillerin burunları da Haşmet'in burnu gibi yara olmuştu ama bu gururlarına gurur katardı ancak.
Onlar ermişti muradına ama Abdülhalık çıkamamıştı kerevetine. Kırık bir şemsiyeyi bekliyordu kaç zamandır dört gözü, yedi koluyla. Bu şemsiyeyi bulabilmek adına ne var ne yok bilgi alıyordu gelenden geçenden. Güçlü bir duruşu vardı ama topal bir at gibiydi gerçekte. O kırık şemsiyeyi bulsa ne olacaktı bilinmez fakat onun denizler ülkesine girişinin istihbaratını almıştı birkaç gün evvel. Ama ne var ki şu son raporlarda kırık şemsiyenin külliyen kaybedilmiş olabileceği yazmaktaydı. Bu onu kahrediyordu. Dev başını dizlerinin arasına alarak üzüntüyle yere çökmüştü. Halık'ın gözyaşlarının ulaşamayacağı kadar derinlerde kalan hüznü ağırdan ağıra yıkıcı bir öfke seline evriliyordu. Kana batabilirdi her şey.
Yer sallanıyordu. Tsunaminin dalgaları ufukta belirmişti. Bazı godiller ayaklanmışlar, kuyruklarını kıstırarak, acı çeken seslerle o yan bu yan dolanır oldular. Haşmet yarım saat önce öğrendiği kırık Japoncasıyla godillere şöyle dedi : " Ne güzel, yaralı burunlarınız var! Neden ağlıyorsunuz ?" Haşmet'in ruhu sükuna kavuşmuştu. Ve bu da, "sayı tamam" demekti.
İlk ahdi çiğnemeyen, kırık şemsiye hikayesinin mimarı olan godil, bu havada kırmızı renk görünen gözlerini, anlamlı bir şekilde kırptı Haşmet Usta'ya.
- S O N -