30 Kasım 2016 Çarşamba

İstihkak

Ahım güneş
Şahım güneş
Geçerken niye
Bu bana uğramıyor ?

Hece yok, sessizlik yok
Yalnız bir hiss-i kâim var

Öğleyini
Bencileyin
Kimesne niçin
Mevzu bahis etmiyor ?

Gece yok, gündüz de yok
Yalnız bir devr-i dâim var

Şu akşam
Akşam akşam
Çökerken neden
Tepemden bastırıyor ?

Yalnızlık aşından benim
Tükenmez istihkakım var

- ömer f. k. -

9 Kasım 2016 Çarşamba

Kesik Düşünceler

"Zaman" diyordu kendi kendine, yedi kere açılıp genişleseydi, o zaman onu israf etmemenin bir yolunu bulabilir miydi ? Makas şıklamaları dalgınlığının kenarından sızıp geçiyordu rahatsızlık vermeden. Kardeşinin tıraş olmasını beklerken oturduğu sırada önüne getirilen kuşburnu çayına ilgili davranmadı. Boynunu yana yatırıp yavaşça ileri geri sallanarak aklından geçirdikleri vücut ısısını artırmaya başlamıştı. Düşününce böyle oluyordu hep. Önce midesi kavruluyordu, sonra da tüm vücudu.  Boyu aynaya yetişmediği için tahta yardımıyla yükseltilerek oturduğu berber koltuğunda uyuyakalan iki yaşındaki çocuk kardeşiydi. Uykunun sakınımsız haliyle salıverdiği sol elinin kapalı avucunda duran şey bir kırmızı erikti.

Sonra birden kendini bir eczanede buldu. Aynı şekilde oturuyordu. Galiba annesini bekliyordu. Eczacılardan biri ilaç küpürlerini keserken öteki yaşlı bir amcanın nabzını ölçüyordu. "Zaman" diyordu kendi kendine, geçip gittiğine hayıflananların yanından daha bir çalımla mı geçiyor ne ? Zaman kesitleri, onların da bir bitim noktalarının olduğunu düşündüğümüzde her zaman olduğundan daha mı erişilemez ve durup temaşa edilemez bir hal alıyor ? Üçüncü eczacı maddi durumu iyi olmayan bir müşteriye, "Abla bu biraz pahalı, istersen ilacın eşdeğerini verelim." diyordu.

Şimdi de bir terzi dükkanındaydı. Bir rulo cetvel düştü yere. Cetveli almak için acele eden biri çıkmadı. Terzi nasıl da şaşırmadan dümdüz kesiyordu kumaşı ! Aynı şekilde oturuyor ve ileri geri sallanıyordu. "Zaman" diyordu kendi kendine, bir tünele benziyorsa bu tünelin acil çıkışları nerelerdi ? Bu tünele hep aynı yerinden girip çıkmak bir zaruriyet miydi ? Peki hangi dağın üzerine kuruluydu bu tünel ? Ruhumuzun mu ? Normalde birçok gürültü kulağında büyürdü ama dikiş makinesinin gürültüsünü seviyordu. Annesi de kullanırdı eskiden bu dikiş makinesinin küçüğünden. Evdekilere çaktırmadan üstündeki kırmızı örtüyü açar ve başına oturup araba sürdüğünü zannederek pedalına basardı bu makinenin. Örtüyü annesiyle aynı güzellikte sermeyi beceremediğinden yakalanırdı. O zamanlar zaman mefhumunu bu kadar sık düşünmezdi. Bu durum onu büyümüş mü yapıyordu ? Hiç zannetmiyordu. Bu sefer hem çocukluğun tatlı sarhoşluğundan mahrumdu hem de büyümenin ve olgunluğun verdiği keyiften.

Şehrin dış taraflarında bir ormandaydı. Tek başına yürüyerek gelmişti buraya. Kuşluk vaktinin başlarıydı. Sedir bir oturakta oturuyordu. Başını önündeki masaya yatırmış sabah rüzgarını yüzünde hissederken ağzından salıverdiği sigara dumanı serin havanın yüzünde tülleniyordu. İşçiler hızar makineleriyle bir ağacı deviriyorlardı. "Zaman" diyordu kendi kendine, zamanı bir varlık olarak ele alırsak, bilinçli bir varlık mıdır ? Bilinçliyse, kendisini sorup soruşturanlar hakkında ne düşünüyordur acaba ? Peki zaman bilinçli bir varlık ise hakkımızdaki düşünceleri de zamanla değişiyor mudur ? Çok pespaye hallerle çıktıysak karşısına bu durumu kurtarmanın, ona kendimizi sevdirmenin bir yolu yok mudur ? "Zaman" diyordu kendi kendine, iki çift laf edilebilen bir şey olsaydı, belki bazı insanlar bu kadar derin yalnızlık çekmezdi.









15 Ekim 2016 Cumartesi

Talebe

Firâk gibi işinde mâhir mürebbî var mı ?
Sabır talebesinden âlâ çelebi var mı ?
Envârıyla müsemma, ol cemâli sırlı şah
Alacalı kargadan hâlimizi sorar mı ?

- ömer f. k. -

26 Eylül 2016 Pazartesi

Sayı Sıfatı

Parayla mı hemşehrim ?
Sırayla !
Ölüyoruz, herkes
Ölüyor, herkes
Ancak yetişebiliyor
Kendi yakınının cenazesine
Günün ölenleri
Haber bültenlerinde
Veriliyor 
Herhangi bir sayıyla
Tez elden
Altyazıyla
Yavaşız okumada
Yaş akmayan gözlerimiz 
Ancak yetişebiliyor

- ömer f. k. -





25 Eylül 2016 Pazar

Acil Şifalar

Çay ocağına yeni gelen müşterilerden bir kısmı daha iskemleyi altlarına çekmeden çaycıya el ederek çaylarını söylediler.  Diğer bir kısım müşteri de seslenerek istediler çaylarını. Beş dakikadır oturmakta olan bir arkadaş grubu ise masaya birinin gelip paşa keyiflerini sormasını beklerken; Cemil Bey, tezcanlı bir insan olarak, her zamanki gibi çayın yapıldığı ocak kısmına gitti. Bir öğrencisine bir şeyler tembihliyormuş gibi istedi çayını. Emekli bir öğretmendi ne de olsa. Cemil Bey'in, onun ince sataşmalarına verecek cevap bulamayan çay ocağının genç müdavimlerini bile imrendiren kızıl renk çalı saçları, eksilmeyen enerjisi ve eskimeyen hikayeleri çok çay içmenin neden olduğu demir eksikliğine hala meydan okuyordu. Mıknatıs gibi adamdı Cemil Bey, demir eksikliği falan vız gelirdi ona.

Emekli tarih öğretmeni Cemil Bey, evine de yakın bir mesafede olan, son çalıştığı koleji zaman zaman ziyaret eder, eski iş arkadaşlarının halini hatrını sorardı. Ama asıl, gençlerle uğraşmak, onların arasında olmak için yapardı bunu. Kar yağıyordu. Çay harareti mi alır insanın içini sıcak mı tutar demeden yine böyle bir ziyaretin peşinden çay içmeye gelmişti. Sırtını döşeğe yaslayıp oturunca belinin ağrısı yatıştığından veya ısınmaktan olsa gerek, o huzurla durgunlaştı. Bakışları dalgınlaşmıştı. Eskilere gitti. Kafasının içinde konu konuyu açtı ve ilk okuduğu kitap geldi aklına. Kitabın adını hatırlamıyordu ama 'han', 'hancı' ve 'tipi' kelimelerini o kitapla öğrenmişti. Babasını hatırladı sonra. En son o yaşlarda çok iyi anlaştığı babasını. Şu an öyle mayışmıştı ki toprağa vereli daha üç ay geçmeyen rahmetli babasının ölümüne üzüntü duyamadığını fark etti. Kendini üzülmek için zorlamadı. Bazen insanın duyguları, bedensel şartlara yenik düşebiliyor... Masaya getirilen çay bardağının bakır altlığında şıkırdayan çay kaşığı onu hayallerinin soktuğu hipnozdan çıkardı. Şöyle bir etrafına bakındı. Dünya bir yana, neredeydi bu oğlan ? Oğluyla burada buluşacak ve otobüs terminaline bırakıp vedalaşacaktı. Yola baktı. Trafik levhasında hem yayalara hem araçlara kırmızı ışık yanıyordu. Bir adam, karısının on adım önünden yürüyordu. Ve bir başka kadın yerde tepinerek ağlayan oğluna 'beni elaleme rezil etme' derken sinirden dişlerini sıkıyordu. 'Oğlan' kelimesinin zihninde çağrıştırdığı manzara; saçları kısa kesilmiş, altına kaçırmış, insanlardan gözlerini kaçıran bir çocuktu. Niye böyleydi bilmiyordu. Deste oyunları için masaya konmuş yaz-boz kağıtlarına iliştirilmiş hızlı tükenen cinsten tükenmez kalemi alıp kopardığı kağıda bir şeyler yazıp yaz-kış üzerinden düşürmediği yazlık ceketinin iç cebine koydu. Herkese dünyanın hikayesini anlatırdı da, sıra oğluna gelince, boks müsabakasında sürekli rakibine sarılıp oyunu yarıda kesen boksörler gibi tıkanıp kalırdı. Güldü kendi kendine kalemi aldığı yere geri bırakırken. Belki de bununla ilgili bir şey yazmıştı yaz-bozdan kopardığı kağıda.

Levent, adından da bekleneceği üzere genç, sulak yerde yetişmiş, yakışıklı bir delikanlıydı. Başında rahmetli dedesinden kalma yünlü papak, arkasında askeri tip sırt çantası, ayağında polis tipi botlarıyla yeri delecek gibi yürüyordu. Kafasının içinde çalan marşta şöyle diyordu: "Aman da padişahım izin ver bize / İzin de vermez isen dök bizi denize !". Delikanlı çağının gürül gürül gürleyen çağıldayanlarıyla sermest idi. Sanki milletin işi gücü yoktu da, herkes ona bakıyordu. Sonra o da birine baktı ve durdu. Mirkelam'ın Asuman şarkısının klibindeki gibi, rahatsızın biri, ankesörlü telefona kafa atıyordu. Tövbe estağfurullah çekip adamı durdurmaya gitti. Adamı engelleyip bir kenara oturttu. Bir sigara ikram etti. Adam kabul etmedi. Adamın vücudu zangır zangır titriyordu. Otobüs saati yaklaşıyordu. Ne yaptıysa bir türlü adama derdini, sıkıntısını anlattıramayınca el mahkum ayrıldı oradan. Adamın yarasına merhem olamayışının üzüntüsüyle yoluna devam ederken ellerini kapüşonunun ön cebine soktu. Kapüşonun cebinin, elini sokunca iki taraftan kavuşan birleşik ceplerden olduğunu anlayınca sevindi. Dar bir sokağa saptı. Burada çocuklar toplanmış, kaportalarının üzerinde biriken karlar erimemiş araçların üzerine, kaldırımlara, buldukları her yere tarih atıyorlardı. Levent de onlara katıldı. İlerideki bir günden rastgele bir tarihi yazdı karların üzerine. Bir kız çocuğu; yürümeyi yeni öğrenmiş, kırmızı kabanının içinde kaybolmuş kardeşinin kaşkolunu sarıyordu. Eğilip bu çocukları öptü. Bu sokağı geçince çay ocağını gördü. Babasının bacak bacak üstüne atınca meydana çıkan çoraplarını da gördü.

Cemil Bey, yavaştan çevresinde biriken dinleyicilerine artık nereden estiyse, Baltalı Hano diye
bir kadının hikayesini anlatıyordu. Oğlunu hamam oğlanı yapan 21 hamamcıya eline kaptığı odun baltasıyla nalları diktiren Eski İstanbul'un kadın kabadayısı Hanzade... Bu tevatürden bir hayli etkilenen Rum Murat herkese birer çay söyledi. Bu esnada Levent de oraya gelmişti. Babasının coşkulu jest ve mimiklerini yabancı birini seyrediyormuş gibi izledi. Cemil Bey, Levent geldi diye hikayesine ara vermedi. Levent'in de babasının lafını bölecek hali yoktu. Bir köşeye oturdu. Bir karışık tost söyledi. Tost geldiğinde ezan okunuyordu. Cemil Bey'in çevresi seyrelmişti. Levent oturduğu yerden kalktı, babasının karşısına geçti. Cemil Bey önce gayet sakin sordu: "Sen şimdi söylemeyecek misin nereye gittiğini ?" Cevap gelmeyince öfkesini gizlemedi. "Ankara'da inince oradan başka bir yere gideceksin değil mi ?" Levent duymamış gibi yapıyordu. Cemil Bey tüm çileden çıktı: "Beni çıldırtma oğlum ! Ben adamın gözünden anlarım gözünden !" Cemil Bey son derece sert bir introyla oğlanın sinir uçlarına dokunmuştu en sonunda ama durumunu belli etmedi Levent. Babasıyla oturup bir konuyu doğru düzgün konuşamayacakları gerçeğini kabullenmişti. Biletini kontrol etti, bir saat kalmıştı. Babası yüklenmeyi sürdürüyordu. Levent cevap vermeden bir öncekinden daha güçlü bir ısırık aldı tostundan. Ve bu esnada olan oldu. İmplant yaptırdığı dolgulu ön dişi kırılmıştı ! Bu, biletin yanması anlamına da geliyordu. Tedavi olmadan hiçbir yere gidemezdi. Levent sinirlerinin kontrolünü kaybetti ve geldiğinden beri koruduğu suskunluğunu birden ayağa kalkıp babasına 'sus' diye bağırarak bozdu. Sus ! Şimdi gerçekten herkes ona bakıyordu. Kırılan dişinin parçası elinde, sinirleri bozuk, öylece durdu. Levent yaptığı fevrilikten derhal utanmıştı utanmasına ancak çıkmıştı bir kere o yüksek ses. Cemil Bey de gerilmişti iyice fakat bir şey demedi oğluna. İşaret parmağıyla agresif bir şekilde gözlüğünü düzelterek herkese önüne dönmesini söyledi. Bir tek çaycı yaklaşabildi yanlarına. Çekinerek: "Abi, Allah acil şifalar versin." dedi. Galiba adam olayı yanlış anlamıştı. Veya bu durumda bunun söylenebileceğini düşünmüştü.

Otobüs daha gelmeden kaçmış, acele işe şeytan karışmıştı.



22 Eylül 2016 Perşembe

Kayıp İlanı

Bugün farazi üçüncü kişileri aracı ederek yaşanmış şeyleri yaşanmamış şeylerin içine karıştırdığım bir hikaye anlatmayacağım. Ancak anlatacağım her şeyi tek tek konum bilgisiyle, kelimelerden krokiler çizerek ifade etmeyi de düşünmüyorum. Ben büyük bir şey kaybettim. Bir insan. Hayır, sevgilimden falan ayrılmadım. Kişisel tarihimin kayıtlarına bir sevgilinin adının düştüğü de vaki değildir zaten, her neyse. Panik atak çok kötü bir hastalık bu arada. Düşmanlarınıza beddua etmek istiyor fakat düşmanınıza uygun bir ilenç seçemiyorsanız; bu, vertigo veya ne bileyim obsesif kompulsif bozukluk ( ortamlarda O.B.K deme imkanı da sağlıyor) falan gibi ismen hiçbir karizması olmayan ruh sağlığı düşmanı hastalığa yakalanmaları dileğinin, ilenmek için son derece münasip olduğuna ben kefil olurum. Olayların tafsilatına girmeyeceğim. İki kişilik bir dost meclisinden azledildim. Bunu hak edip etmediğimi bilmiyorum ancak bir taşkınlık yaptıysam dahi bunda ne onu incitme kastım vardı, ne de ona saygısızlık edeceğimi aklımdan geçirmiştim. Ben de yakın bir zaman önce bir dostumla, hem de eski bir dostumla ilişiğimi kesmiştim. Yaptığınız veya yıktığınız bir şeyin sizi dönüp dolaşıp vurması için sizin yaptığınız veya yıktığınız şeyde haksız olmanız gerekmiyor. Bildiğim örnekler var. Bu kuralın böyle işlediğinden nasıl bu kadar emin olduğumu ise istesem de izah edemem. Kabul eder veya etmeyiz, bu dünyayı çekip çeviren bazı manevi kurallar da var. Bu kayıp beni neden böyle söyletiyor, kahrediyor, ona geleceğim. Çünkü, onun güzel sohbeti bana bir kaşiflik payesi vermişti. Çünkü bu zamana dek içimden kopup gelen 'ah'larımın panzehirini bulmuştum. O payeyi kaybettim. Onun güzel sohbeti bana bir keşşaflık, yani izcilik payesi vermişti. Ben onun güzel sohbetinde yepyeni, anlaşılmaz kalabalık uğultularından uzak, insana tertemiz bir hava bahşeden, gölleri, ırmakları olan, insan zulmünden bihaber hayvanlarıyla mutlu bir habitat bulmuştum. O payeyi kaybettim. Ben onun güzel sohbetinde zamanın nasıl genişleyebilen bir şey olduğuna şahitlik ettim. O, gecenin ve gündüzün, sırasını şaşmayan, her şeyi içine alan çarkından azade olma hürriyetini ve enginliğini kaybettim. Az zamanda çok güzel sözler söyledik. O hoş sedayı kaybettim. Buna neden olan, galiba benim onu bir başkasından kıskanmamdan kaynaklanan hesapsız bir davranışımdı. Ben onu kaybetme korkusuyla kaybettim. İnsan dostunu kıskanır mı ? Bu yerine göre değişir. Onu tanıdığımdan beri içimde tuhaf bir kaybetme korkusu hasıl olmuştu. Ben o korkuyu büyüttüm ve talihsiz bir sonuç gerçekleşti. Buna talihsiz demek az kalır elbette. Ben onun sohbetinde artık solduğuna kani olduğum renklerimi bulmuştum. Rahmet yağmurunun arkasından açan bir gökkuşağı siliniverdi. Yani son şiirimde de öyle yazdım, sanki ben annemi kaybettim. Onun sohbetinde, nezih, katıksız bir pürneşe olma haline muttali olmuşken şimdi benim zayıf anlarımı kollayan sinsi, burnu ensemde bir hüznün eline düştüm. Bilmiyor, ben onda ömrüm boyunca aradığım, fiziksel olmayan bir güzellik gördüm ve onu sevdim. Bana mal bulmuş mağribi, ne dediğini bilmez, ipe sapa gelmez bir deli muamelesi yapması o kadar ağırıma gitti ki; buna yol açan bilgi ve evet görgü eksikliğime yandım, yakındım. Üç gün öncesine geri dönebilmenin karşılığında farzı muhal; melaike taifesi zuhura çıkıp benden buna mukabil elimi, kulağımı, kaşımı, gözümü kurban etmemi isteselerdi vallahi billahi feda ederdim biliyor musunuz ? Tekrar onun sohbetine vasıl olabileceksem neden sakınayım ki bunları ? Bu dünyanın biyolojik yasaları canlı hücrelerin çok azına binlerce yıl yaşam vaad ediyor, biz onlardan değiliz. Olsak ne olurdu ki, dilşad olamadıktan, dost bağında gönlü ve ruhu doyuramadıktan sonra. Mübalağa etmiyorum. Şimdi buraya gelmiş yazı kanalıyla gözyaşı döküyorum. Yazmak, bu dünyada iyi kötü, yapabildiğimi sandığım tek şey. Bir müzisyen olsaydım keşke. Ama bir gün içinde iyi müzisyenlerin de olduğu iyi bir sinema ekibim olursa güzel bir film senaryosu yazmayı çok isterim. Bir de sinema eleştirmeni gerekiyor elbette. Bir listede en sona yazılan bir madde, o listenin en önemli maddesi olabilir pekala. Derdini söylemek mi yoksa söylemeyip içine atmak mı insanı dermansız bırakır, bunun bilgisine sahip değilim. Ben büyük bir şey kaybettiğimi ve bunu geri kazanmak için saygıda kusur etmemek koşuluyla varımı yoğumu seferber edebileceğimi biliyorum. Küsmek zamanı değil, bu su hala duru, bu gök hala mavi. Ben büyük bir şey kaybettim. Allah bazı kullarını sevindirmek için elindekileri ona kaybettirir, sonra da ona kaybettiğini buldururmuş derler. Bulmak için dua ediyorum. Sizler de ediniz. Selametle.

21 Eylül 2016 Çarşamba

Kaybedecek Bir Şeyi Olan Ölü

Üzeri açık bir medfunum, rüzgâra meftûn
Titriyor hıçkırık oburu kaburgalarım
Gitmeyin hâlis dostlarım, mûnis kargalarım !
Sustun rüzgâr, sustun da, tedbîl-i kıyâmet oldun

Ne imâ ediyor bana artık sönmüş yıldızlar ?
İmkânsızlık parıltısı mı benim güneşim ?
Kıyâmetin kopmasından en çok, ölüler korkar
Bir pazar yerinde sanki annemi kaybetmişim
                                                                    
                                                                       - ömer f. k. -