21 Temmuz 2016 Perşembe

Yıllar Sence Yavaş

Çocuktuk, ufacıktan biraz büyüktük.Uyanır uyanmaz baba çoraplarını birleştirip evin içinde top oynamıştı bazılarımız.Herkesin evinde atari yoktu.Kahvaltıda turşu yediğimizden tekrar acıkmıştık.Benim dudağımda incir yemekten çıkan bir uçuk vardı.Ordu'nun dar mahalle aralarında bin çocuk, zillere basıp kaçarken, çocuklara yaraşır bir biçimde şendik.Bayram günlerinden bir gündü.Hangi bayramdı hatırlamıyorum.O sıralar bunu Tansu Çiller bile karıştırıyordu.Mahallede bir Firuze vardı.İki yaş büyüktü benden.Annesi saçlarını çok güzel bağlardı.Aramıza pek karışmazdı ama kucağında ekmekle bakkaldan dönerken bizim evin önünden geçince benim küçük aklımı karıştırırdı...Onun geçtiği zamanlar evde olursam bombeli pencere demirine yerleşir, deterjanlı köpükleri yuvarlak halkanın içinden ona doğru üflerdim.

Kapı önü akşamları
Saksıda son sardunyalar...

Bayramlık entarilerini giymişti Firuze o gün. Ailesiyle beraber o günün lüks arabalarından sayılan Tempralarına biniyorlardı.Şehir içindeki fındık bahçelerinin yerinde şimdiki kadar otopark yoktu.Rahmetli Kamil Sönmez 'ah yine yeşillendi fındık dalları/acep n'olacak yarin halları' derken, Sezen Aksu bu dünyanın hak etmediği güzel şarkılarının birinde 'kıskanır rengini baharda yeşiller' diyordu.Bense az sonra, kırmızıyı tuttum kurallar benden deme bahanesiyle kırmızı Tempranın önüne yatmış vaziyetteydim.Firuze'nin babası ensemden tuttuğu gibi, 'n'apıyon lan Fehmi'nin sıpası!' diyerek dayımın Almanya'dan getirdiği Bayern Münşen formasının yakasını yırttığı an gözüm çukurda kalmış yeşil bir miskete takılmadan edemedi.Ama sizi temin ederim duygularım, Firuze'nin beni o halde görmesindense Tempranın tozluklarına yapışıp kalan inatçı bir kir olmayı tercih ediyordu.Bunu bir ben bilirim, bir de söylenmesi icap eden anlarda akledemediğim bir araba lafın kafamın içinde dönüp duran kasetleri bilir.(Yıllar sonra lise yıllarımda yarısını denizin rüzgarına ikram ettiğim sigaraları da şahit yazmamızda bir mahsur görmüyorum.)Firuze'nin annesi arabadan inip kocasını engellemeye çalışmasaydı yere o kadar sert düşmeyebilirdim. Firuze'nin babası patozun fındık kapçuğunu silkelediği gibi bir hışım ile ensemi bıraktığında, yere iki seksen uzanışımla eşzamanlı olarak meydana gelen depremin merkez üssünden,Firuze'nin yeşil gözlerini yakalamaya çalıştım.Ama beni arkadaşlarım kaldırdı yerden.Onları iteledim,erkeklik gururunu da kimseye bırakmıyordum.Henüz erkek olmamıştım,Marmara Depremi de olmamıştı.

Ah, ne kahraman ne cesur
Ne güzel çocuklardık!


Kanayan dizlerimi Bayern Münşen formasıyla kapatarak oturduğum yol kenarında, başımı aşağı eğmiştim.Sessiz sessiz akan gözyaşlarım yol kenarı oluklarında dünden kalmış kağıt gemileri yerinden oynattı oynatacaktı.Arkadaşlarım ise,anlamını idrak etmedikleri birtakım küfürler savurarak, Tempranın arkasından bağırıyor,benim intikamımı almaya çalışıyorlardı.Ne bilecektim Firuzelerin Ordu'dan İstanbul'a taşındıklarını.Hem zaten İstanbul neresiydi ki? İstanbul'un neresi olduğunu öğrendiğim zamanlar,Almanya'nın Boztepe'nin arkasında olmadığı öğrendiğim zamanlara denk düşüyordu.


İlk sevda ilk gözyaşları
Yolları gurbete bağlar


Eve girer girmez yırtık formayı fark eden külyutmaz anneme 'ben kavga etmedim ki' demiştim.Sonra olayın aslını öğrenince bir güzel ilenmişti adama!Bir dayak da evde yemiştim.Aslında o mahallenin ölçülerine göre benim yaptığım 'feşellik' yani yaramazlık bile sayılmazdı.Mesela Görkem,akşamları sapanla yarasa vurur sonra da onları eline alıp diğer çocukları korkuturdu.O babasından dayak yerdi hep ben de annemden.Anne dayağını baba dayağına yeğlerim elbette.O akşam küçük bir hadise daha yaşanmıştı.Ben ikisini birden ağzıma attığım şıpsevdi sakızlarını şişirip patlatırken, kardeşim de aynısını yapmaya çalışıyordu ama beceremiyordu.Mutfakta biriken çöpün dışarı atılması gerekiyordu.Benimle girdiği son yarışı kaybeden kardeşim,elime tutuşturulan dolu çöp poşetini alıp kendisi atmak isteyince gülerek karşıladık ama engel olmadık.Bir dakika sonra gökyüzünde 'ay'ı gören kardeşimin çığlık çığlığa 'ay görüldüüü ühühhü!ay görüldüü ühühhü!' diye bağırışını duyduk.Nasıl bir korkuysa artık!Kardeşim eve geldikten sonra evde geçen konuşmalardan, balkondan onu sakinleştirmeye çalışan,kardeşime ayın korkulacak bir şey olmadığını anlatan komşumuz Hatice Teyze'nin, Firuzelerin taşındığı evin ev sahibi olduğunu anlamıştım.Kiracılık ne demekti onu bilmiyordum tabi.Köyden şehire işi düşen bizim eve damlardı daima.Annem de onların bir an önce gitmesini isterdi.Ben de, bir misafiri sevdim mi gitmesin diye kapının önünde bile yatardım.Çünkü misafir varken sergilediğim marifetlerden en az birinin oklava yemeyi gerektirecek bir feşellik olduğunu annemin kaş göz işaretlerinden anlardım.Bunlardan en tehlikesizi, babamın 'afarım(aferin) yavrum afarım! diyen arkadaşları geldiği zaman, okuma yazmayı söktüğümü defter kalem getirerek ispatlama çabalarımdı.Annemin tadını kaçıracak başka bir şey yapmadıysam, genellikle hısım-yabancı ayırmadan bütün misafirlere,annemin her seferinde başka bir yere sakladığı aile albümünü gösterdiğimde böylelikle bunu başarırdım. 

Ah,kaldırımlar biliyor
Bir devir muhteşemdik!

Bir Ağustos ayıydı.Yine gereğinden fazla kalabalık bir halde toplanan büyükler,peş peşe demlenen demliklerden içilen çaylar eşliğinde avluya toplanmış sohbet ediyorlardı.Hava sıcaktı.Bıyıklarımın yeni terlediği yaşa basmıştım.Okul olmadığı için hangi günün hangi günü takip ettiğini bilmiyordum.Dayım Almanya'dan gelmişti.Bana araba sürmeyi ne zaman öğreteceğini sorup duruyordum.Almanya'dan Ordu'ya kadar arabayla geldikleri için onu dünyadaki en iyi şoför sayıyordum.Öğretmenlere yapılan büyük zamdan beri babamın biriktirdiği paranın araba almaya değil ev almaya gideceğini öğrenince çok kızmıştım.Biz de kiracıydık.Allah razı olsun Batum göçmeni ev sahiplerimiz, bize kiracı olduğumuzu hiç hissettirmemişlerdi.Kardeşim bir ara onları dedesi ve anaannesi bile zannediyordu.Öyle bir şey olmadığını anlatmaya çalışınca bana inanmaz,koşup hemen annemlere sorardı.Onlar da bu bilgiyi düzeltme ihtiyacı hissetmezdi.İç organların yerini tamamıyla yanlış öğrettiğim günden beri bana inanmazdı zaten böyle konularda.Kardeşimle emsal yaştaki kuzen dalaşmışlar, burunları kanayarak gelmişlerdi yanımıza.Sofradaki herkes dalga geçmişti onlarla.Epey utandıklarını hatırlıyorum.O gün de öyle geçti... Ertesi sabah, herkes birbirine aynı haberi aktarıyordu: İstanbul'da büyük bir deprem olmuştu.İstanbul'da akrabası olan telefona sarılıyordu fakat hatlar kilitlenmişti.Orduluların yarısı gurbette yaşadığı için bu hatların kilitlenmesinde hemşehrilerimin büyük payı vardı.Uzun zamandır neredeyse hiç görüşmediğimiz amcamın vefat haberini aldık akşama doğru.Açık söyleyeyim ben amcamın öldüğüne çok üzülememiştim.Tanımıyordum ki adamı doğru düzgün.Herkes sus pus olmuştu.Annem babamın evde sigara içmesine hiçbir şey demedi.Bir de duyduk ki Firuzelerin kaldığı apartman da çökmüş!Akrabalarıyla beraber kalıyorlarmış,kendi evleriymiş.Büyük bir apartmanmış.Apartmanın adı:Yeşiller Apartman.Ben Firuzelerin soyisminin Yeşiller olduğunu o akşam öğrendim.Gözlerimde bir üzüm buğusu birikti.Saklamaya uğraşmadım.O üzüntü, dayımın bana araba sürmeyi öğretmesine kadar hiç azalmadı.

Güz güneşinden hüzünlü
İlk yazdan şendik


                   -        S        O        N       -

15 Temmuz 2016 Cuma

Saatin Camına Aksedenler

Mansour, önünden geçen Sıhhıye dolmuşunun penceresinden sarkan çocuğa gülümsedi. Gülerken yanakları dolgunlaştı. Ayın öteki yüzü gibi. İki senelik ömrü hayatında an itibariyle ilk defa bir siyahi ademoğluyla göz göze gelen küçük, bu jeste karşılık hayretle gamzelerini gösterdi genişçe. Annesi onu hayret makamından dolmuşun içine geri çekti. Dolmuşun şoför mahallinden Pamela Anderson'un 'Kısık Ateşte' şarkısı yükeslirken, asfalt mütevazi olmayan bir ateşte pişmekteydi. Mansour'un işportasındaki saatlere bir talipli çıktı. Mansour, Fransızca sömürülen bir ülkeden geldiği için talipli beyefendinin kusursuz İngilizcesi bir anlam ifade etmedi. Fakat Mansour'un Türkçesi hiç de fena değil. Sucu çocuklar ters ters baktılar bu alış-verişe. Güneş gittikçe yükselerek, insanların annacına annacına vuruyordu sıcağını. Mansour siftah yapmanın sevinciyle büyük gözlerini kocaman açarak şükrünü eda ederken, aşılı sokak köpeklerinin ve geçimsiz kadınların kucaklarında gezdirdiği kedilerin resmi geçidi ara vermeden devam etmekteydi.

Günlerden Cuma olduğunu kulağı ezanda olanlara hatırlatan yaşlı bir müezzin, pek de estetik olmayan bir sesle sala okumaya başladı. Okuldan kaçmış iki liseli el-ayak koordinasyonu barındırmayan şamatalı eğlenceleri arasında sakarlıkla bir genç kızın beyaz renk converse ayakkabılarını mahvettiler. Birden edeplenip sırayla özür dilediler kızdan. Kız başını hafifçe öne eğerek, suni bir tebessümle bunu sorun etmediğini belli eder etmez ayrıldı oradan. Saatçi Mansour'un yanıbaşında semtin delisi Raif bitti birden. Her Allah'ın günü tartı aletini kaldırımın dibine koyup beklerdi Deli Raif, mütemadiyen bisiklet yolundan yürüyenlere ağır küfürler ederek. Zabıtalar ona alışmışlardı, ellemiyorlardı. Mansour ise yeniydi bu muhitte, o sebepten biraz tedirgindi. Tabi Afrikalı fenotipi sayesinde çok stresli bir yapısı olmadığından durumuna göre rahat olduğu söylenebilirdi.

Palyaço kostümlü bir üniversite talebesi kaldığı yurdun taksitlerini karşılamak için broşür dağıtıyordu yoldan geçenlere. Bir seçim arabası seyyar amfiden açılan son ses parti marşlarıyla Kızılay Meydanı'nı fütüursuzca inletiyordu. Bu gürültünün kafelerde buluşup soğuk kahvelerini yudumlayan üniversite gençliğindeki karşılığı, bir zar sallamalık zaman diliminde edilmiş birkaç sinkaflı küfürden ibaretti. Bu vaziyet Mansour'a da pek seyirlik gelmemiş olacak ki, elindeki oyun küpüyle meşgul olmaya koyuldu. Her bir yüzün ortasındaki karedeki renklerin sabit kaldığını çözmüştü. Ankara'da insanların yüzünde de sabit ifade vardı ancak her yüz aynı renkti: Gri. Mansour bunu da görebilmişti. Sıcak aylarda artış gösteren flörtleşmelere paralel olarak satış grafiği selvi boylum al yazmalım ivmesini yakalayan Çiçekçi Sultan, dükkanın camına yaslanıp iki eli belinde uzaktan Deli Faik'e sataşmadı mıydı işlerin kesat gideceğine olan inanışını her geçen gün kavileştirecek idmanlar yapıyordu. Deli Faik de Sultan'ın kolundaki bilezikleri işaret edip - sen zenginsin demek istiyor - baş parmağıyla işaret parmağını birbirine sürterek Sultan'dan üç-beş sipali istiyordu. Gelip de terazisinde tartılanlardan ziyade böyle karnını doyuruyordu. Sultan'ın sadakası da zekatı da işte bu Deli Faik'e verdikleriydi.

Mansour acelesiz bir hareketle koluna konan sineği uzaklaştırırken saatine baktı, sonra diğer saatlerine. Namazın yaklaştığını fark edince işportayı toplayıp Senegal'den getirdiği kahverengi bavuluna yerleştirdi. Üç yıl önce Ankara'da özel bir üniversitenin tıp fakültesini burslu kazanarak buraya gelen Senegalli arkadaşları Moussa ve Moussa'nın nişanlısı Zalika ile bereber oturdukları apartman bir alt sokakta kalıyordu. Mansour apartmanın girişinde Kapııcı Tamer'le karşılaştı. Son kiranın zamanı geçeli bir hafta olmuştu. Mansour'un ailesi Dakar'da geçimini yerfıstığından yağ çıkarma işiyle temin ediyordu. Moussa'nın ailesi geçen yıla kadar babasının bir üniversitede tarih profesörü olduğu Tunus'ta ikamet ediyordu. Zalika'nın ailesi ise Senegal'de balıkçılık yapıyorlardı. Kapıcı Tamer'in imalı bakışlarını görmezden gelen Mansour iyice ısınan zile çöktü. Moussa kapıyı açtı. Mansour bavulu bıraktıktan sonra ikisi beraber çıktılar. Zalika ise içeride bir arkadaşının yardımıyla saçlarını rastalamakla meşguldü.

Daha çok Afrikalı Müslümanların başlarına taktıkları tarzda açık renk takkeleriyle Mansour ve Moussa on dakika sonra camideydiler. Caminin önüne dizili araçlardan arasında yarım saat evvel dolaşan seçim arabası da vardı ! Hutbenin konusu Ortadoğu'da önceki yıl Tunus'ta gerçekleşen Yasemin Devrimi'nin ardından diğer ülkelere yayılan ayaklanmalardı. Müslümanların birlik olmasının gerekliliğini bazı ayet ve hadislere dayandırarak anlatan imam efendi mevzuyu sosyal medyanın zararlarına getirdi. Mansour uyukluyordu, Moussa pürdikkat dinliyordu. Cemaatin kahir ekseriyetinin Mansour'dan pek farkı yoktu. İmam konuyu en son istikrarın önemine bağladı ve istikrar kelimesinin sık sık tekrar ediyordu. Moussa vaazın her kelimesini anlamıştı. Eskiden olsa buna sevinirdi ama şimdi sevinmemişti. Hokkayı andıran burnu körük gibi açılıp kapanıyordu. Moussa'nın babası Tunus'taki iç karışıklıklar sırasında bir kör kurşunla hayatını kaybetmişti. Babası Türkiye'den çok iyi bahsederdi, telefonlaştıkarında kendisini sorduğu kadar Türkiye'yi sorardı.

İmam cami için yardım talebinden bulunmadan önce dua edilmeye başlandı. Mousa bu dualara inanmıyordu. Duanın faydasına inanmasa camiye hiç gelmezdi lakin o, bu dualara inanmıyordu. Önceden böyle düşünmezdi ama yaklaşık bir yıldır onun için her şey alt-üst olmuştu. Yine de elini kaldırdı: "Allah'ım bütün Müslümanlara yardım et. Bizi, anamızı, babamızı ve affına muhtaç bütün müminleri affet. Yaptığımız ibadetleri dergah-ı ilahide makbul buyur. Yakında, uzakta, senin kıblene yönelmiş bütün inanan kardeşlerimizi Cennet'inde, Firdevs'inde buluştur..." Mansour rüyasında bütün saatleri satadursun Moussa düşünüyordu; Allah bütün Müslümanlara yardım eder miydi ? Bu dua anlamlı bir dua mıydı ? Dualar neden hep Cennet odaklı yapılıyordu ? Hem madem böyle zahmetsiz bir rahmet çok mümkün görülüyorsa o zaman neden bütün insanlar adına değil de yalnızca bütün inananlar adına dua ediliyordu ? Bütün bu ardı arkası kesilmeyen sorular ve Mansour'un uykusu iç ezan okunmaya başlayınca dağıldı. Veya dağılır gibi oldu.

Bir zabıta memuru, Mansour, Kapıcı Tamer, seçim arabasını kullanan adam ve Moussa aynı safta el bağladılar. Moussa'nın zihninde zaptedilemez sorular, namaz saatini aldırmadan başını saran, kapı dışarı edemediği kaygılar bas bas bağırıyordu. Esselamün aleyküm ve rahmetullah.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

İki Tekerlek Üç Şarkı

Saman yığınlarına yaslanmış köy çocuklarının akşama kadar tırpan sallamanın yorgunluğunu atmak için topladıkları karahindiba çiçeklerini üflediklerini görüyorum. Yüzlerine bakılırsa bu onlara yetiyor. Ben şehir çocuğuyum, biz de çocukluğumuzda bulaşık deterjanından baloncuk yapar, onu üfleyip peşinden koşardık. Bisikletim gidonuna bağladığım radyo sayesinde müzikten mahrum değilim şu an. 'Nazan Öncel-Gitme Kal Bu Şehirde' çalıyor. Şarkı beni mahzunlaştırıyor, başımı eğip ön tekerleğin dönüşünü seyrediyorum. Yüzüme sıçrayan küçük bir taş uyandırıyor beni. Bu sırada bir aksilik oluyor, bisikletin zinciri atıyor. İniyorum bisikletten.

Rahvan yürüyüşlü kahverengi bir eşek bacaklarını iki yana rahatça salmış yaşlı bir adamı taşıyarak geçiyor yanımdan. Selam veriyorum cevap alamıyorum. Dayım belki ağır işitiyordur, eşeğin adı da kesin 'Kadife'dir diyorum. Bir kirpi aceleyle önümden geçiyor. Ayağımla durduruyorum, kapatıyor hemen kafasını. Yağ bulaşmış ellerimle sevmeye çalışıyorum kirpiyi. Kirpinin neden kirpi olduğunu anlıyorum.  Şarkı 'Grup Laçin-Bekar Gezelim' oldu az önce. Akşam soğuğu kollarımı ısırmaya başlıyor yavaştan.  Aklıma kardeşim geliyor. Nedense onu hep iki yaşındaki haliyle hatırlıyorum. Dişleri ne güzeldi. Parmağımı ısırtırdım ona. Acıdığı halde sesimi çıkarmazdım. Ben de sevgimi böyle gösteriyordum işte.
Hiçbir şey ama hiçbir şey yalnız başıma tam randumanla keyif vermiyor. Tek başıma mutlu olsam, o mutluluğu paylaşamamak beni huzursuz ediyor. Birazdan yol yokuş aşağı uzanıyor, pedal çevirmeden süzülüyorum saçlarımı rüzgara bırakarak. Bir köpek fırlıyor önüme, cins bir köpek. Bir malikanenin önünden geçtiğimi fark ediyorum. Vites atıp hızlanmak zorunda kalıyorum kaçmak için. Karnımda boşluğa düşme hissi meydana geliyor.

Sezen Aksu ve Onno Tunç'un bestelediği 'Işık Doğu'dan Yükselir' yaşadığım orta düzeyde gerilimin kabasını alıyor şöyle bir. Radyonun başında kim olduğunu tahmin edebiliyorum artık. Ben de bir radyo kanalında tiyatro seslendirmeleri yaptım on bir yıl kadar. Stüdyoda bile alışamadım yalnız kalmaya. İçimde ne çok ses var ! Yıllardır onları bastırmak için uğraştım. Otuz sekiz yaşındayım. Evlendim, boşandım, en son da işten ayrıldım.

İnsanlar evlerine çekilmiştir artık. Ben şuradaki derede yıkanacağım. Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Gözünüzü kapatırsanız sevinirim. Bisikleti bağlasam mı ? Aman, kim çalacak burada !

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Şair Burada Gönderden İndirilen Bayrağa Sesleniyor

Biz şanlı tarihimizle böbürlenirken her geçen gün daha da kimliğimizi kaybederek, Srebrenista'da hayatını kaybeden kurbanların kimlikleri teşhis deilmeye devam ediyordu. Bu böbürlenenlerin çoğunun tarihteki yeri civelek taburu ya neyse. Filistin'de 10 yaşında bir kız çocuğu ( Janna Jihad ), anlamadan dinlemeden domuzları vurur gibi adam indiren İsrail askerlerinin kuşattığı sokaklarda gazetecilik savaşı verirken buralarda gerçekleri dillendirmek maaşsız kalmak gibi korkunç tehlikeler içeriyordu (!) İngiltere'de Irak Savaşı'nın günah çıkartma ayinleri başlamıştı, samimiyetlerini ölçecek değilim, bizde ise dünkü günahlarla bugünkü sevaplar birbirine karışmıştı.

Kel bir adamın daha ölmeden badem gözlü yapıldığı hızlı ve yanıltıcı zamanlardı bunlar. Uygurların Rabia Kadir'i kadar erkek olan yok muydu içimizde ? Hiç mi kalmamıştı ? Hepsi 93 Harbi'nde, Balkan Savaşı'nda, Cihan Harbi'nde, İstiklal Mücadelesi'nde elimizden çıktı mı onların ? Ben buna inanmak istemiyorum. Fakat testlerimizden pozitif sonuçlar çıkmıyor. Bana Türklerden kurulu bir ordu verin size NATO'dan nasıl çıkılamayacağını göstereyim ! Mesela yani.

Ruhumuzun başına çuval geçirilmişti. Önümüzü göremiyorduk. Atlarımıza su vermek için yeni ülkeler aradığımız zamanlar çoktan bitmişti. Çoktan şimdilerde, 'besili atlar hazırlayın' emrinden sadece at yetiştirmeyi anlayan adamların yetiştirdiklerine küspe yetiştiremiyorduk. Hani bazen telefonunuzu açmayan birine kızar da telefonu duvarda parçalamak istersiniz ya, hah, işte öyle. Laf anlattığınız kişinin iletişim kanalına ulaşılamıyor. Betondan binalar insanların kafasını kalınlaştırıyor olabilir mi ? Ya da 6 ayda bir üzerinden rant sağlanan yamalı asfaltlar gibi üzerimizden geçen silindirler mi bizi böyle paspas ettiler ?

Hep geçmiş zamanlı cümleler kurdum çünkü bütün bu soytarılıklar -Moğol İstilası nasıl son bulduysa- öyle ya da böyle bitecek. Peki biz sonrasında millet olarak hala var olacak mıyız ? Akıl dolu bir çözüm önermeyeceğim : Dolu apartmanların yıkılıp yerine meyvesi bol ağaçların dikildiği bir dünya hayal ediyorum. Akıl dolu bir çözüm öneriyorum : Bu metruk medeniyetin coğrafyasına ağaçlar dikilmeli ve onlar betonları delmeli; beton binaların, mafyavari adamların iş makinelerinin, aptal tabelaların, besmelesiz işlerin içinden geçip büyümelidir. Rasulullah şöyle buyurur : "Kıyametin koptuğunu görseniz ve elinizde bir fidan olsa, o fidanı dikiniz." Diri diri toprağa gömülen bir medeniyet, hangi suçtan ötürü öldürüldüğünü soracağı zaman muhtemelen nükte yapamayacağız ama ben şimdi yapıyorum. Anadolu'nun iyi yanlarını almalıyız, derhal !